Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Onuncu Bölüm: (08.05.2018)

Her şey, yani mahallenin altın çağı, Güvercinci Abdullah’ın güvercinlerini seyrettiği damdan düşüp aniden, acı çekmeden ölmesiyle bitti. Adamın ani ölüşünden neredeyse bir gün sonra su sayaçlarımızın hesabı sorulur, karakolun içine polisler doluşur olmuştu.
Evet, her şey bir adama bağlıydı. Bir tek adamcık, Güvercinci Abdullah’çık ölünce nasıl olmuşsa, devlet devletliğini hatırlayıvermişti işte.
Aynı zamanda, bir tek adam koskoca mahalleyi devletten kurtarabilmişti. Nasil olmuş da her şey bir tek insana bağlı olabilmişti? Güvercinci Abdullah gibi bir insan daha olsa… Bir insan daha… Bir insan daha… Bir insan… Bir…
Sonra tüm insanlık…
İnsan yığınları hep bir tek adamı beklemişti. Tarih boyunca böyle olmuştu. O adam gidince de yas tutmuşlardı. Bizim mahallede olduğu gibi…
Oysa hiçbir Allah’ın kulu, o hasretle andıkları insanın kendisi olabileceği ihtimalini bile düşünmemişti. Hayal bile kurmamışlardı ki gerçekleştirmeye çalışsınlar…
Oysa ben… Ben bu hayali kurabilmiştim. Hayır, kendim için değil… Bir tek insan için bile değil… İnsanlık için…”
Handan ekrandan gözlerini ayırdı ve okuduklarını düşünmeye başladı. Zihninde bir yer karıncalanıyordu. Bir şeyleri daha önce duymuş gibi geliyordu ona…
Güvercinci Abdullah… Bu isim, hiç yabancı gelmiyordu. Her yerde duyulabilecek bir şey değilken hem de. Hayal meyal hatırlıyordu zaten. Nerede duyduğunu, kimin bu adamdan bahsettiğini falan hiç hatırlamıyordu. Belki de Selim Amca… Belki de annesi… Annesi de o mahallede yaşamıştı sonuçta. Selim Amca’nın söylediği bir şeyi hatırlaması çok daha düşük bir olasılıktı.
Ne de olsa, bu günlük Selim Amca’ya ait olabilirdi. ‘saçma’ dediği ihtimal gerçek olabilirdi! Keşke öyle olsaydı. Öyle olsa, Selim Amca hakkında annesinin bildiklerinden bile fazla şey biliyor olacaktı. Hep yakından tanımak istediği bir adamı, Selim Amca’sını, herkesten fazla tanıyabilecekti. Belki de bu bir saplantıydı onun için. Ne olursa olsun, onun için önemli bir yeri vardı bu adamın. Günlüğü yazan için Güvercinci Abdullah neyse Handan için Selim Amca oydu. Eğer bu günlük Selim Amca’ya ait olursa bu saplantısını da nihayete erdirmiş olacaktı.
Aniden garip bir ses eşliğinde, program ekranında küçük bir mesaj penceresi açıldı. Ses, ölmek üzere olan bir kadının çığlığına çok benziyordu. Bir mesaj uyarısı için oldukça alışılmadık bir tercihti doğrusu…
Mesajda yazanlar daha da tuhaftı: “Kapının önünde bir paket göreceksin. Paketin içinde bir saat, bir şapka ve bir not bulacaksın… Saati bileğine, şapkayı kafana tak, notu oku. Her şey notta yazıyor olacak… Tüm bunları da sana bu günlüğü gönderen adamın garip bir kaprisi olarak düşün ve hoş gör. Bu arada, umut ettiğin şeyi biliyorum. Günlüğün kime ait olduğuyla ilgili umudundan bahsediyorum. Neden olmasın! Sana tüm bunları yapman karşılığında bu cümleyi armağan ediyorum… “Neden olmasın!” Güvercinci Abdullah’ı annen Selim Amca’ndan bahsederken anlatmaz mıydı… Hatırlamıyor musun… Günlüğün bu sayfasında birkaç dakika durakladığından, hatırlamaya çalıştığına eminim; ama benim sayemde şimdi emin olabileceksin… Gerçi nasıl oldu da bu adı ilk duyduğunda hatırlamadın, hatırladıysan bile, neden duraklamayıp okumaya devam ettin, bunu yaparken ne düşündün bilmiyorum. Her neyse… Şapka, Saat ve senin için her şeyi daha açık hale getirecek olan not seni beklemekte şimdi. Paket tam bahçe kapısının önünde, öylece durmakta. Şimdilik hoşça kal o zaman… Paketteki notta buluşana dek…”
Handan hemen paketi almaya, kapının önüne yollandı. Pakette bulunan ipince ve hafif malzemeden yapılmış, sanki göze batmaması için özel olarak tasarlanmış şapka ve saati hemen kuşandı. Notu da kütüphanesinde okumak üzere eşofmanının cebine koydu. Vakit geçirmeden hiç yapmadığı kadar hızlı adımlarla kütüphaneye gidip notun zarfını açtı ve okumaya başladı:
“İşte kısa bir aradan sonra yine ben… Şimdi dediklerimi harfi harfine yapmanı istiyorum senden. Böyle yapman ikimizin de yararına olacak, buna emin olabilirsin. Zaten o kadar zor şeyler istemeyeceğim. Sadece, belki biraz tuhaf gelecek sana. Kulak asma, yalnızca, aşağıda yazacaklarımı olduğu gibi uygula…
Banka hesabına yaklaşık bir buçuk milyon lira yatırdım. Bunun karşılığında da birisini öldüreceksin… Hayal edebildiğin en yaratıcı ve en… fark edilebilir tarzda yapacaksın bunu. Farklı bir ölüm olacak bu, anlıyor musun? Bunu yaparken de; şapkan ve saatini hiçbir suretle çıkarmayacaksın.”
Şimdi düşünme zamanıydı. Bilgisayarının başında, karşısında bulunan ekranda Selim Amca’nın günlüğü, klavyenin yanında gizemli elçinin ona gönderdiği not…
Çok nadiren böyle yapsa da; acil bir şeyi gerçekleştirdikten sonra onun hakkında düşünmeyi tercih ederdi Handan. Elçi, onun neden Güvercinci Abdullah’ın adını görür görmez bu adı nerede duyduğunu sorgulamadığını merak etmişti… Handan duraklamaya gerek olmayacak kısa bir süre bunu zihninde elbette sorgulamıştı; ama o, günlükten ne kadar çok veriye ulaşırsa o kadar çok bilgi edinebileceğini ve o ismi nereden duyduğunu kesin olarak hatırlayabileceğini umduğundan günlüğü okumaya devam etmişti. Peki duraklamadığını nereden biliyordu? Bu saatle şapkanın hikmeti neydi? İşte anlam veremediği tek şey buydu. Tamamdı, birisini öldürebilirdi. Hem de kusursuzca… Tam istenildiği gibi… Peki ama kimi öldürecekti?
O bir seri katil değildi ki, kiralık katildi. Öldüreceği kişiyi asla kendi seçmezdi o. Prensiplerine uymazdı böyle bir şey… Peki ne yapacaktı? Bu adamla nasıl iletişim kuracaktı? Programdaki mesaj penceresi tek yönlü çalışıyordu. Programı hackleyip adama mesaj yollasa… çok uzun sürebilirdi. Üstelik adamın bu işte usta olduğuna kalıbını basardı. O istemese, programını kendisine uydurmasının Handan’ın saatlerine maal olması işten bile değildi. Programda var olan yegane düğmeyi, “Fotoğraf Çek” düğmesini kullanırdı o zaman o da. Yani önce adama söylemek istediklerini bir kağıda yazıp kağıdın fotoğrafını çekerdi. Günlüğün bir sayfasında durakladığını dahi fark edebilen birisi için programın hafızasına yüklenen fotoğrafı görmeme ihtimali düşünülemezdi bile zaten.
Kağıda: “Ben bir kiralık katilim…. Siz söylersiniz, ben öldürürüm. Siz gösterirsiniz, ben öldürürüm…” yazıp fotoğrafını çekti. Kısa ve öz bir mesajdı bu; ama Handan’a göre meramını anlatmak için yeterliydi. Adamın cevabını beklerken günlüğü okumaya devam etmeye karar verdi. Bakalım Selim Amca Güvercinci Abdullah öldükten sonra ne yapacaktı…

Kategoriler
Kiralık Katil

Kiralık Katil _ Dokuzuncu Bölüm: (07.05.2018)

Sözün kısası, insanların yapılarıyla oynamaktan bahsediyorum. Genetiğiyle…
Şimdilik bir insandan, bir bebekten başlayıp yavaş yavaş yayılmasını sağlamayı tasarlamakta olduğum bir nevi virüs… İyi huylu bir virüs bu.
Bu virüsün ne olduğunu, nasıl işlediğini anlatmadan önce; isterseniz bu virüsü nasıl oldu da yaratmaya karar verdim onu anlatayım:
Ben, oldukça izole bir mahallede büyüdüm. Bizim mahalleye ne polis girerdi ne de devletin herhangi bir yetkilisi. Evet, hatta su saatlerimizi hesaplamak için bile giremezlerdi. Kendi halimize bırakmışlardı bizi. İster öde ister ödeme, kimse hesap sormazdı, soramazdı…
Tüm bunların nedeni bir tek adamdı. Güvercinci Abdullah. Öyle bir adamdı ki bu Abdullah, kendisine “ağabey” denmesine bile izin vermezdi. Güvercin hastası olduğundan herkes ona “Güvercinci Abdullah” derdi. Onun sonuna “ağabey”i, “bey”i, “efendi”yi ya da buna benzer başka bir şeyi yapıştırırsan sana öyle okkalı bir Osmanlı tokadı yapıştırırdı ki, feleğin şaşardı.
İşte bu adam, tek başına bir devlete bedeldi. Tek başına savaş açmış, nasıl olduysa savaşı kazanmıştı. En azından belli bir süreliğine. Benim çocukluğum boyunca…
Garip bir adamdı Güvercinci Abdullah Her durumla ilgili beylik lafları vardı. Özellikle birisi vardı ki, onu her fırsatta kullanırdı. Derdi ki:
“Benim adım Abdullah arkadaşım! Allah’ın kuluyum ben, devletin değil…”
Güvercinci Abdullah mahallenin her şeyiydi. Savcısı, hakimi, polisi… Ne var ki, bu görevleri yerine getirirken en ufak bir şekilde kibirlendiği görülmemişti. Bunun için de şöyle bir beylik lafı vardı: “Kimse bana teessüf etmesin; ama şu mahallede kimseye kendime güvendiğimden fazla güvenemem ben.” Onu tanımayan biri onun böbürlendiğini düşünebilirdi; ama biz, yani mahallenin sakinleri çok iyi biliyorduk ki, Güvercinci Abdullah haklıydı. Gerçekten o mahallede ondan güvenilir kimse yoktu. Yoktu işte…
Hatta şu ana kadar yaşadığım yıllar boyunca ondan güvenilir başka birisine rastlamadım. Gerçi o da bir insandı. Elbette onun da bir sürü hatası vardı, olmak zorundaydı… ama hem o zamanlar, yani çocukken birisini kahramanlaştırmak istediğimden, hem de Güvercinci Abdullah’ın kişiliği bu role oldukça münasip düştüğünden şu ömrüm boyunca toz konduramayacağım tek insan odur… Güvercinci Abdullah…
Peki neden bu adamı bu kadar seviyordum ben? Devlete karşı açtığı, esrarengiz, savaşı kazanıp bizleri rahat ettirdiğinden mi, tüm anlaşmazlıkların en uygun biçimde üstesinden geldiği için mi; yoksa herkes ona saygı duyuyor diye, otomatik olarak benim de saygı duymam gerektiğini falan düşündüğümden mi?
Bu saydıklarımın hiçbirisi değildi ona bu kadar saygı duyup büyük bir sevgi beslememin nedeni. Biz çocuklarla uzun uzun sohbetler edip bizleri teker teker dinlemesi bile değildi. Hayvanlara, özellikle güvercinlere olan sevgisindendi. Bitkileri kendi gözünden, bıyığının telinden bile sakınmasındandı. Mahalleye böcek ilacının damlasını bile sokturmayışındandı… Kısacası, o engin şefkatinin hiçbir canlıyı, hatta cansızı bile, ayırt etmeyişindendi.
Peki tüm bunlara nasıl zaman ayırıyordu bu adam? Bunun için de meşhur bir beylik lafı vardı Güvercinci Abdullah’ın. Derdi ki:
“Zamanı öyle yaşayacaksın ki, yüzünde oluşan hiçbir çizgi, saçındaki hiçbir ak tel için hayıflanmayacaksın; çünkü zamanı her anıyla yaşamış olacaksın. Yani, zamana doyacaksın.”
Dediği gibi de yapardı. Herkesin yaptığını yapmazdı Güvercinci Abdullah. Kahveye birilerini kendi çağırmadığı sürece hiç uğramazdı. Camiler ve kahveleri kadınların da aktif olarak kullanmalarını sağlardı. Televizyon izlemezdi; ama çok kitap okurdu. Özellikle de güvercinlerini seyrederken… Bu iki işi nasıl yapardı bilmiyordum; ama çok huzurlu bir hali olurdu o zamanlar. Binbir emekle yetiştirdiği güvercinleri insanlara izletmek en büyük gurur kaynağı olmalıydı; çünkü sık sık, özellikle çocuklara, bu tür gösteriler yapardı.
İşte böyleydi Güvercinci Abdullah. Onun hakkında anlatacaklarım bitmedi, bıraksalar sayfalarca anlatabilirim, ama madem huzurunuza kendi gerçeğimi anlatmak niyetiyle geldim, öyleyse amacımın dışına fazla çıkmadan Güvercinci Abdullah’tan bahsetmemin nedenini yazayım. Öyle ya, neden o kadar bahsettim bu adamdan? Aslında bunun nedenini doğrudan söylemeyeceğim. Önce Güvercinci Abdullah’a ne olduğunu anlatacağım ve hiçbir şeyin seyrini bozmadan sırasıyla anlatacağım her şeyi.