Bir sürü döküntü…
Her yerde göz alabildiğine döküntü vardı. Zamanın sözde şahitleri, elden ele dolaşıyor, bu zavallı eşyalar için yarışılıyordu. Kalabalıktı. Çoğu bu döküntüleri allayıp pullayıp daha büyük paraya satmak için alıyor, bir kısmı istifçi karakterlerini besliyor, diğerleri de hülyalı gözlerle etrafta dolaşarak:
“Ah…” kim bilir bu bilmem hangi tastan kimlerin ne için su içtiklerini düşünerek gündelik sorunlarından kaçıyordu.
Ben hiçbiri gibi değildim. Antikadan pek hazzetmezdim. Ama bunları çok seven bir arkadaşım vardı. Şu hülyalı olanlardan…
İşte ona bir hediye almak için gelmiştim bu kalabalığın ortasına. Eşyalarını satmak için herkes mikrofon kullanıyordu ve ortalık mikrofonların betleştirip tektipleştirdiği seslerle iyiden iyiye klostrofobik hissettirmeye başlamıştı. Ama ona en iyi hediyeyi burada bulacağımı biliyordum.
Fotoğraf makinesi? Daha önce analog makine istediğini çoğu kez söylemişti. Ve önümdeki tezgahta bir sürüsü vardı. Hatta bir tane şipşak fotoğraf makinesi bile görmüştüm. Onu elime aldım. Satın almak istediğimi söyleyip hiç pazarlık etmeden aldım. Bir an önce çıkmak istiyordum buradan.
Geçmiş bana bir mezar gibi hissettiriyordu kendimi bildim bileli.
O kalabalıktan uzaklaştığımda paniğin coşturduğu ter bezlerim ve bakterilerin işbirliğiyle leş gibi kokmaktaydım. Ama oradan uzaklaştığımda daha iyi anlamıştım. Bu paniğin sebebi kalabalık değildi. Evet, kalabalığı sevmezdim ve orayı da sevmediğim barizdi. Ama soğuk ve kokulu terler dökmemin sebebi o değildi, elimdeki makineydi.
İçimdeki bir şey bu makineyi çekiyor ve ondan korkuyordu.
Bir şey hatırlıyordum. Elimdeki makine bana tanıdık geliyordu. Kapağının kırık olduğunu nereden biliyordum? Üzerindeki çiziğin başkası tarafından yapıldığını ve buna çok kızdığımı…
Sonra içimden bir şey, deklanşöre basmam gerektiğini söyledi. Ama bunu istemiyordum ki.
O bastırıp bunu yapmam gerektiğini bağırdı. Parmaklarım ağrıdı.
Ve… Deklanşöre bastığım parmağım iki eylem arasında çekildiği ve deklanşör basmadığı için şu ana kadar yaşadığım tüm ağrılardan beter bir dozda ağrımaya başladı.
Kollarım makinenin kadrajına kendimi sokmaya uğraşıyor, diğer yandan buna şiddetle karşı çıkıyordu.
Deklanşöre bastığımda bu kez çalışmıştı.
Ve artık bir cismi olmayan elimden düşen makinenin yarığındaydım. İki boyuta sıkışmıştım. Kollarımı, bacaklarımı, gövdemi oynatmaya çalışıyor, bu zindandan çıkmaya uğraşıyordum. Bir daha…
Beni bulup yakalayan bu makineyi nasıl bir zamanlar unuttuğumu bir türlü anlayamıyordum.
Ve nasıl oradan, o fotoğraftan kurtulduğumu.
Evet, vücudumun asla kıpırdayamayacağını sandığım o anı, sadece hatıralarımın o fotoğraftan kurtulduğumu bana fısıldadığı için uğraşmaya devam ettiğimi hâlâ anımsayabiliyordum. Ama gerisi muallaktı. Ve galiba hep böyle olacaktı.
Bir fotoğrafken her şeyi, yüzyılları hatırlıyordum. Evet, yapıldığı zamandan eski olan bu makineyle zamanın başından beri süregelen bir hırsız-polis oyunu vardı aramızda.
Ve ben bunun sebebini unutmuştum. Çünkü oradan çıkmış, bunları yazmaya başlamıştım.
Makineyi parçalayıp çöpe atsam da onun beni bir gün bulacağını biliyordum.