Atilla, Erzurum’lu bir araba tamircisiydi. O on dört yaşındayken ailecek İstanbul’a göç etmişlerdi. Gelir gelmez de kendi isteğiyle bir tamircinin yanına çırak olarak girmişti. Sonra Kalfa… On bir yıldır da usta…
Karısı Hatice ile iki çocuktan sorumlu olmasa bu işi çoktan bırakırdı; ama üç kişinin sorumluluğu, boynunu büküp arabaların altına girmek zorunda bırakıyordu onu. Evlenmesini de anası istemişti zaten. Hatice’yi sevmişti; ama çocukları olunca onların da sorumluluğunu almak zor gelmişti Atilla’ya. Hem çocukları doğduktan sonra çok farklı bir kadın olmuştu karısı. Eskiden kendisinden araba tamir etmeyi öğretmesini bile isterken şimdi, tek işi gücü çocukları olmuştu. Aslında Hatice bir araba tamircisinin karısı olacak kadın değildi ya… Zeki ve kıvraktı. Her ortama uyum sağlayabilirdi. Zaten bu huyu yüzünden böyle olmuştu. Etraftaki çocuklu kadınlara uyum sağlamıştı çünkü. Tıpkı onlar gibi olmaya çalıştığı için bu kadar uzaklaşmıştı Atilla’dan.
Bir araba tamircisi olmasına rağmen arabaları hiç sevmezdi. Aslında arabaları değil de egzoz kokusunu… Hızı severdi, arabanın içinde olmayı da… Ne var ki, bunu sevdiği için bile suçlu hissederdi. Bir arabaya bindiğinde, hep atı gelirdi hatrına. Atının gübresi de kötü kokardı; ama o çiçekleri büyütürdü. Egzoz gazı öyle miydi ya!
Atı… Kadim… Dedesi ölür ölmez doğduğundan, adını dedesinin ismi olan Kadim koymuştu. Anası ve babası bir şey dememişti buna. Alnında bir akıtma vardı Kadim’in, her baktığında başka bir şeye benzettiği…
Doğar doğmaz tüm sorumluluğunu almıştı. Başka kimseyi atın yanına yaklaştırmamıştı. On üç yaşına, Kadim’i kendi eliyle öldürmek zorunda kaldığı ana kadarr. Yani tam altı yıl boyunca…
Onu silahla vurmamıştı. İlaçla öldürmüştü. Derisini yüzüp saklamak için… Hep yanında olması için…
Gittiği her yere götürmüştü bu deriyi. Haftada bir kez onu sakladığı yerden çıkarıp katlarını açar, badem yağıyla susam yağı karışımıyla yağlardı. Çok özlerdi atını. Neredeyse her gece düşlerinde görürdü.
Düşlerinde ona binerdi. Çocukluğunda olduğu gibi dağa sürerdi. Rüzgarın kokusu, sertliği, Kadimin koşarken onu hiç sarsmadan götürüşü, yelelerinin zarafetle süzülüşü… hep aynıydı. O eski zamanlardaki gibi…
Sonra, en yükseğe çıktıklarında, Kadim başını kaldırır ve soluk soluğa kalmasına, köpük köpük tere batmasına tezat; sakin; ama sitemkar bir edayla, hep aynı şeyi söylerdi:
“Ne zaman tekrar geleceğim dünyaya? Beni ne zaman yaşatacaksın?”
Atilla da hep aynı cevabı verirdi:
“Sen yaşıyorsun ya zaten… Düşlerimde…”
Kadim onun söylediklerini hiç duymamış gibi aynı soruyu sorardı:
“… Beni ne zaman yaşatacaksın?”
Ardından, ya başka bir düş görmeye başlardı, ya da uyanırdı; ama hep içinde bitirilmemiş bir şeylerin eksikliği olurdu uyandığında. Sonra günün kaygılarıyla bu eksiklik unutulurdu. Ertesi güne kadar…
Bir gün, oğlunun izlemekte olduğu bir belgesel dikkatini çekmişti Atilla’nın. Elektrikli bisikletlerden bahsediyordu. Atilla aynı zamanda bisiklet de tamir ettiğinden, böyle bir bisikleti kendisinin de yapabileceğini geçirmişti aklından belgeseli izlerken. Belgesel biter bitmez aklı başka şeylere takılmış, unutup gitmişti.
O gün Pazar olduğundan Kadim’in derisini yağlamaya başlamıştı. Ondan sonra da yatmaya çekileceklerdi Karısıyla. Ailenin diğer fertleri için bu seremoni alışıldık bir şeydi. Çocuklar kendilerini bildi bileli bu deri her Pazar çıkarılıp yağlanırdı. Hatice ise evlendikleri ilk gün bu konuda bilgilendirilmişti. Kadim’in anısına saygı göstermeyi öğrenmişti herkes.
O gece, uzun yıllardan sonra ilk kez rüyası biraz farklı başlamıştı. Bu kez, o Kadim’e doğru gitmemişti. O dağın başında dikilip önünde öylece uzanan dağa bakarken Kadim arkasında belirivermiş, burnuyla onu dürtüp sırtına binmesini istemişti. Dağ her zamanki gibi olurdu eskiden. Hatta Atilla, Kadim’in hangi adımından sonra hangi çiçeğin kokusunun burnuna geleceğini bile bilirdi. Oysa şimdi, yıllar sonra ilk kez rüyası değişmişti. Dağ bile farklıydı artık. Aynı adımlar aynı kokuları getirmiyordu… Aynı yerde hafifçe tökezlememişti Kadim’in sol arka ayağı… Ne oluyordu? Neden böyle olmuştu?
Kadim’in kulağına eğilip sordu:
“Ne oluyor böyle?”
“Beni yaşatmanın vakti geldi… İşte bunu haber vermeye geldim sana.”
“Seni nasıl yaşatabilirim ki ben?”
“Düşün… Cevabı bulacaksın. Mutlaka bulacaksın. Artık sıkılmadın mı bu rüyayı görmekten? Sıkılmadın mı sitemlerimden? Bilirsin, seni severim. Zaten senden başka kimseyi, hiçbir şeyi sevmedim… Elmayı, samanı, suyu bile… Koşmak sensiz anlamsızdı ben yaşarken… Onun için, hem benim, hem de kendin için bul bir yolunu da yaşat beni… Özledim seni… Yelelerimde esen rüzgarı, koşmayı, Seninle birlikte farklı yerler görmeyi özledim.”
***
Ertesi gün dükkana gittiğinde o içeri girer girmez bir çocuk gelip bisikletini tamir etmesini istedi. Bisikletin pek bir şeyi yoktu. Fren papuçlarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Kendisine bir bisiklet almayı çok istemişti Atilla; ama etraftan ne derler diye düşünüp herhangi bir girişimde bulunmamıştı. Üstelik bir bisikletin üzerinde Kadim’in sırtındaymışçasına özgür hissedebilirdi kendisini. Gerçi bisiklet Kadim kadar hızlı gitmezdi. Dün belgeselde gördüğü elektrikli bisiklet olsa… Belki… Hem bir araba gibi duman da çıkartmazdı elektrikli bisiklet…
Çocuğun bisikletini tamir ederken kesin kararını vermişti. Elektrikli bir bisiklet yapacaktı kendisine. Toplama bir bisiklet… En iyisinden…
O gece, yine farklı bir rüya görmekteydi. Yine Kadim, yine onun sırtındaydı; ama bu kez o lanetli yerdeydiler. Kadim’in ayağını sakatladığı yerde… Bir vadiden inmekteydiler. Hızlı gitmiyorlardı. Soylu atların rahvan yürüyüşüyle gidiyordu Kadim. Bir anda tökezleyip yere yıkılıvermişti sonra. Bir çukura ayağı saplanmıştı ve çıt! O narin ve hazin çıtırtıyı hala iskeletinde hissederdi Atilla. Kabuslarında göredüğünde hatırlamaya bile korkardı.
O çatırtıdan sonra iki dalla ve kemeriyle geçici bir tedavi uygulamıştı Kadim’in bacağına. Sonra zor zahmet ahıra götürmüştü onu. Düştüklerinde kendisi de yaralanmıştı; ama Kadim’in acısı onunkini önemsizleştirmişti. Sonra da “onu öldürmekten başka çaren yok,” demişti babası. Sakince… Nasıl bu kadar sakin olabilirdi, anlamamıştı Atilla. O andan sonra babasına olan hisleri onarılamayacak kadar zedelenmişti zaten. Sonra da baytar Rüstem’in getirdiği ağrı kesicinin iki mislini verip rahat bir uykuyla ölmesini sağlamışlardı. Şırınganın pompasına bizzat basmıştı Atilla. Bizzat öldürmüştü kardeşini… Ona her gün masallar anlatan dedesinin adaşını… Kadim’i…
Ama rüyasında bambaşka olmaktaydı her şey. Kabuslarında
Görüp hatırlamak istemediği o çıtırtıyı bu kez duymuştu… Uyandığında hatırlayacağını da biliyordu. Sonra, o lanetli çıtırtıdan sonra, Kadim’in ayaklarında tekerlekler peyda oluvermiş ve o vadiden ahıra yel gibi gidivermişlerdi. Atilla şaşırmıştı. Anlamıştı da. Kadim’in ondan istediğini idrak edebilmişti sonunda. Bir bisiklette var olmak istemişti Kadim. Elektrikli bir bisiklet olacaktı. Böylece istedikleri hızla gidebileceklerdi. Yine birlikte olabileceklerdi!***
Ertesi gün işe koyuldu. Yepyeni bir bisiklet yapacaktı. At biçiminde bir bisiklet… Tıpkı Kadim’e benzeyen bir at iskeleti çizip tornacı Salih’e sipariş verdi. Kendisi de boş durmayacaktı tabii. Bisikletin nmekanizmasını bizzat o yapacaktı. Hızının ne kadar olacağını, aküsünün boyutlarını… Hepsini hesaplamıştı. Hatta bisikleti şarj edebilmek için hem pedallardan hem de stratejik bir şekilde yerleştireceği güneş panellerinden yararlanacaktı.
***
Her şey tamamdı… Bisiklet yapılmıştı. Şimdi sırada Kadim’in isteğini yerine getirmek vardı. Postunu bisiklete dikmek. Onu ölümsüzleştirmek… Yani en azından biraz daha yaşatıp sonra yavaş yavaş ölmesini sağlamak…
Her neyse… Bu işlemi de yaptıktan sonra, her şey tamamlanacaktı. Bir daha sitem etmeyecekti artık ona Kadim. Bir daha kötü rüyalarla uyanmayacaktı…
İşte olmuştu! Kadim tekrar dünyadaydı işte. Alnındaki akıtma bile olduğu gibiydi. Yine farklı açılardan bakıp farklı şeylere benzetebilecekti onu… Mutluydu Atilla. Kadim de öyl…
Bisikleti yaptığı günün gecesi, yine rüyasında gördü Kadim’i. Bu kez, sadece “Yarın görüşürüz,” demiş, ve o kendisine özgü kişnemesiyle kişnemişti. Belki de sadece bu kişnemeyi duyacaktı artık rüyalarında. Bir de derisinde belli belirsiz kalmış, o misk kokusunu, canlıymışçasına koklayabilecekti.