01.01.2026

Yorgundu. Uyuyacak hâli bile yoktu. Üstelik durumu da uyumak için pek müsait sayılmazdı. Buna rağmen vücudu alacağını azar azar, ufak miktarlarda şekerlemelerle alıyordu. Kağıt uykuları bozdurmak için bakkal ona bozuk para yerine şekerleme veriyordu. Ama onlar şekerleme gibi değil de demir ağırlıklar gibi düşüyordu bedenine birer birer. Uyumanın bile acı vereceği bir tür yorgunluğu daha önce yaşamış mıydı, hatırlayamıyordu.
Şekerlemeleri bozdururken uyandığı anlarda kendi lisanını duyuyordu. Her şeyden çok sevse de acı bir gerçeği haber veren lisanını… Ve onu duymak kendisine acı geliyor, onu yabancılıyordu. Artık yabancı bir şey ona daha tanıdık gelir olmuştu. Kendisine, benliğine, diline… ihanet mi ediyordu? Bunu sorgulayamayacak kadar yorgun olsa da kafasına bu soru işaretleri, onlara daha sonradan tırmanılması için çakılan tutamaçlar, ya da manivelasını geçireceği çiviler gibi zihnine birer birer çakılmıştı.
İşte o çivilerden biri daha…
Bu önemli miydi? Asıl ihanet kendisinin mutluluğu ve huzuru pahasına bazı tuhaf inançlara saplı kalması olamaz mıydı?
Her şeyin yabancı olduğu yerde mutluysa önemli olan hissettiği bu mutluluk değil miydi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir