Elinde incecik bir dal. Sanki görünmez, uzak ama yakın bir ağacın bir dalının ucundaki en taze sürgün. Oysa ağaç yok, ağaç görünmüyor. Dal, mis gibi yeşil kokuyor. En ucunda, minicik iki yaprak filiz vermiş. Bu dal bu canı nereden buluyor?
En ufak bir fikri olmasa da parmakları arasında ancak kendisini gösterebilecek kadar küçük olan bu dala güveniyor. Onunla uçuyor. Onu iki elinin baş ve işaret parmaklarına almış, sol eli üstte, sağ elinden en fazla iki santim üsttedir herhâlde. Dal o kadar küçük ki…
Hava incecik ama yoğun. Dala destek verip ağırlığını taşıyacak kadar. Güneş üzerine sarı ve kenarları yapay kürklü, sevimli bir mont gibi oturmuş. Küçük bir kız çocuğu sanki. Oysa saçlarına aklar düşmüş.
Yavaşça ama bir anda, aşağıya, engin denize inmeye karar veriyor. Su çok soğuk, deniz dalgalı. Bu narin dalcık o tuzlu suda ne yapar? Nasıl sağ kalır? Nasıl devam eder yeşil yeşil kokmaya?
Bunları düşünmüyor bile. Hiç acele etmeden ama bir anda dalıveriyor denize.
Güneş onu terk etmiyor. Suda ıslanmayan ve denizde hiç tuhaf durmayan bir mont oluyor. Bu kez mavi, havludan bir monta dönüşüyor.
Dal hâlâ yeşil kokuyor. Tuz kokusuyla, yosun kokusuyla birleşiyor ve bu kokusunun eşsizliğine eşsizlik katıyor. Yapraklar sanki biraz daha tombişleşmiş.
Su çok güzel. Buz gibi, tam istediği gibi. Güneş yavaşça çekiliyor. Ama dalı yeşil kokutan ışınları oradan ayrılmıyor.
O buz gibi suda büyüyor. Tüm vücudu deniz oluyor. Kayaları, yosunları, balıkları, denizyıldızlarını, yengeçleri, ölü deniz kabuklarını, yumuşakçaları… her birini kendi parçası gibi hissedebiliyor.
Dalı daima hatırlıyor. Dünyayı yerinden oynatabileceği bir dayanak noktası gibi.