09.12.2025

Tek başıma bir kafede oturuyorum. Uzun boylu, ince ve yaptığı işe alışmış garson yanıma gelip ne istediğimi soruyor.
İstemese de bana tepeden bakacak kadar uzun. Kafamı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Gözleri ilgisiz. Onun için sadece bir müşteriyim. Farklı hiçbir tarafım yok.
Ona hiçbir şeyin fark etmediğini söyleyemeyeceğime göre, menüden rastgele bir şey seçmeliyim.
Konuşmama bile gerek yok, işaret etmem kâfi.
Okumam için fazlasıyla yetecek kadar büyük harflere görmeden bakıyorum. Ve rastgele bir satıra, sanki o tabağa dokunur gibi dokunuyorum. Belki de bardağa. İşaret ettiğim şeyin menünün hangi bölümünde olduğuna bile bakmadım ki.
Oysa on yedi gün önce olsa bu kafede garsona rastgele bir şeyler gösteren kişi olmazdım. Ne münasebet! Bir kere… kesinlikle menüye uzun uzun bakar, yemekleri hayal eder ve hangisini istediğimi bilirdim. Daha sipariş etmeden yemeği tabakta görürdüm. Ben topluluğa uymak için aynı yemeği sipariş verenlerden hiç olmadım çünkü. Böyle birisi olmak elimden gelmezdi. Hoş, şimdi de yapamam bunu. Rastgele bir satırı işaretlemek bile bin kere iyidir herkesle aynı şeyi sipariş etmekten.
On yedi gün önce olsa garson bana uzun boylu da gelmezdi. Yüzüne bakardım ve onu görürdüm. Görebildiğim kadarıyla işte… Tabii ki sıradan bir garson olduğunu düşünmezdim. Gözlerine bakardım. Rutininin altındaki kişiyi görmek için. Sesini, sözlerini dinlerdim. Bir tek “buyurun” kelimesinin anlatacaklarına kulak kabartmak benim için zevk olurdu.
Ama artık on yedi gün önceki ben değilim. Yas falan tutmanın bir anlamı yok. Artık böyleyim, işte o kadar.
Ve geldi…
Bakmadan sipariş ettiğim şeye merakla bakan gözlerimin yansımasını garsonun ifadesiz gözlerinde görünce gülümsedim.
Baksanıza, o kadar da değişmemiştim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir