Denize adım attığımda ayaklarımda hiçbir şey yoktu. Küçük kaya parçalarından kopmuş, epey büyük çakıl taşı parçaları diyebileceğim taşlar tabanlarımı ağrıtıyorlardı. Acıtmıyorlardı, acı kadar acil bir şey değildi bu, ağrıydı. Hani kas ve kemikleri rahatsız etmekle yetinip kan çıkartmayan ve yanık olmayan türden…
Burnumdan derin bir nefes aldım. Deniz tüm ciddiyetini takınmıştı yine. Bunu kokusundan anlıyordum, nasıl olduğunu sormayın.
Hoş deniz çoğu zaman ciddiydi. Bazen, çok nadiren muzipliğini takındığı oluyordu gerçi.
Mayomun üzerindeki giysilerimi sıyırıp denize adım atmadan birkaç dakika önce bir barın yanından geçerken ona rastlamıştım. Tek başına içiyordu. Votka, sek votka… İçkiye epey dayanıklı olsa da burası Rusya değildi, üstelik ölümüne sıcaktı. Bu terlemesi, su kaybetmesi, dolayısıyla alkole dayanıklılığını azaltması demekti.
“Sarhoş olacaksın, dikkat et.”
Onu çok uzun süredir görmesem de selam vermemiştim. Saygımı çoktan kaybettiği için mi?
“Öyle istiyorum zaten. Hem sana ne?”
Eh, o bana daha az saygı duyuyordu anlaşılan. Ya da sadece doğru söylüyordu.
“İyi o zaman…”
“Bıkmadın mı şu denize girmekten? Denizde doğdun be! Yaz kış her gün denize mi girilir?”
“Eh, en azından şimdi kimse bana bakmayacak, herkes giriyor zaten. … Hem sen niye girmiyorsun? İçeceğine denize gel. Çok istiyorsan da tuzlu su içersin canım. Daha iyidir hem.”
“Sana ne be!”
“İyi be! Ne halt edersen et.”
O, kendisinden başka kimsenin oturmadığı el yapımı katlanan koltuğunda şöyle bir yayılırken ona bir daha bakmadan geçip gittim.
Ama şimdi yine onu düşünüyordum. Nerelerdeydi acaba onca zamandır? Onu merak etmek neden aklıma gelmemişti? Gelmiş miydi yoksa da ben mi kendimi frenlemiştim?
Onun gibi birisini önemsemeye mi utanmıştım?
Her zamanki selamımı vermek için o adadaki ağaca yüzecektim yine. Planım buydu. Amma geri döndüm. Yok, ben değil de bedenim yaptı bunu. Yoksa kalbim mi?
Oysa o adaya gitmek istiyordum.
Güneşin beni kurutmaya vakti olmadığı için sırılsıklam hâlde yanına gittim.
“Neredeydin uzun zamandır?”
Kesilen soluğumdan dediklerimi anlamış mı diye yüzüne baktım, gülümsüyordu.
Bardağını yüzüme itti, votka kokmuyordu.
“Kurtuluyordum…”
Sonra, çok uzun zamandır duymadığım gülüşünü tekrar işittim.
“Merak etmeni ümit ediyordum dedi üç kere üçlük bir kahkahanın ardından.
Sustum. Ondan başka kimseye etmediğim o içinde “of ya,” barındıran tebessümümü gönderdim.
“Eee, gelcen mi denize?”
“Olmaz…”
“Neden?”
“Olmaz işte.”
“Ne yapçan peki? İş yok ki denizden başka bir yerde?”
Durdu, ciddileşti.
“Gidiyorum,” dedi.
“Gideceğim. Sana veda etmek için bekledim.”
Hiç yoktu ki, nereye gidecekti?
Bir şey demedim. Yoksunluklarıyla da olsa vardı aslında. Hep olmuştu. Olabileceği tek şekilde oralarda bir yerlerde olmuştu. Denizde olamadığı için… Yoksunlukları, bağımlılıkları olmuş, yine de o buralarda kalmıştı.
Düşündüm. Onunla gitsem, denizi bırakıversem olur muydu?
Olmazdı elbet. Ona olan bana olacaktı en iyi ihtimal öyle yaparsam.
Bu kez hüzünlü bir tebessümle:
“İyi edersin,” dedim.
Kalktı, koltuğuna bir tekme attı. Sonra duraksayıp yere düşen koltuğu alıp önüme koydu.
“Aramızdaki sınırda nöbet beklediğim koltuk işte bu. Yaşlandığımızda geleceğim ve onun üzerinde kollarımda senle tekrar oturacağım.”
Bu ikimiz için edilen bir yemindi.
***
Kim bilir kaç yıl sonraydı.
Denizden ekmeğimi çıkardıktan sonra adaya gidip ağacı ve kuşları selamladığım o zamanlardan bir zaman, onu tekrar gördüm. Eli boştu, deniz kıyısında, yaklaşabileceği en yakın yerde beni bekliyordu.
Beni gördü, yaklaştı… ve denize, o hayatı boyunca en çok korktuğu şeye bıraktı kendisini!
Nasıl olmuştu da böyle bir şey yapabilmişti! Denizden korkan bir insan bir kaşık suda boğulabilirdi!
Oysa o Yüzüyordu!
Bir an duraksadım, afallamıştım. Sonra kendime, boşa harcadığım anlara gülerek ona doğru yüzmeye başladım.