Yıllar sonra onunla aynı yerde karşılaşacağımı söyleseler inanmazdım. Çok büyük işlerin adamı olduğunu düşünürdüm. Her zaman en iyisini yapar, ekmekten en büyük lokmayı alır, her çiçekten aldığı balı o lokmaya bir güzel katık yapıp afiyetle yerdi. Kendisi dahil herkes böyle bilirdi.
Benim hakkımda pek konuşan olmazdı. Sıradan bir insandım işte. En işsiz güçsüz, dedikoduya aç olan insan bile hakkımda konuşmak için pek zaman harcamazdı.
Oradan ayrılmış, sıradan bir işte çalışıp tek başıma yaşayan, sıradan bir yalnız olarak hayatımı yaşamaktaydım. Sıradan bir ziyaret için evimdeydim. Aslında pek sıradan değildi çünkü ayrıldıktan sonra ilk defa gitmiştim. Sebebi ziyaretimi bilen ben değil bilinç dışımdı çünkü belli bir dışsal sebep yoktu. Annem de şaşmıştı bu işe benim gibi.
Babam ekmek almamı söyleyince en yakın bakkala girivermiştim. Ekmeği alıp çıkacaktım.
Sonra, orada, tezgahın arkasında oturup kahvaltı yapan onu gördüm. Hemen tanıdım ama tanımasam hiç tuhaf olmazdı çünkü çok değişmişti. Yaşlanmış, kamburlaşmış, sıradanlaşmıştı. En kötüsü, pes etmişti. Her şeye ihtimal verirdim de pes ettiğine, rüyamda görsem inanmazdım. Karşımda görmeseydim…
“OOO… Hoş geldin ya. Nerelerdeydin Topal Karınca?”
“Ne?”
Tuhaf bir jest yapmış, ağzını eliyle kapamıştı.
İstemesem de içim burkulmuştu. Beni tanımamasını hiç önemsemezdim ama başka birisiyle karıştırması…
Eh, unutulmuyor ki eski yaşanmamışlıklar…
Ağır ağır, beni kiminle karıştırdığını merak etmemeye çalışarak ona ismimi söyledim.
“Tabii ki seni tanıdım,” dedi. Elini salladı. Ayağa kalktığı için eli neredeyse yüzümü sıyırmıştı. Tehditkâr değildi tavrı, heyecanlıydı. Ergenlik zamanlarında bile böyle heyecanlandığına şahit olduğumu hatırlamıyordum.
“Sen, devamlı çalışırdın. Her şey için çalışan bildiğim tek insandın. Yürürken kendi kendine bir şeyler konuşurdun. Bazen bir formül ezberlemeye çalışırdın, bazen uydurduğun bir şey üzerine kendinle tartışırdın. Ama çok sessiz konuşurdun ki kimse seni anlamasın.”
Boğazını temizleyip bana sormadan aceleyle nereden aldığını göremediğim temiz bir bardağa çay dolduruverdi. Tertemiz çaydanlığı yerine koyarken diğer eliyle bardağı önüme usulca koydu. Yavaşça koyarsa ben de reddedemeyip içecektim sanki.
Boğazını temizlemesi dışında başka hiçbir şey olmamış gibi devam etti. Ama gözleri bendeydi. Devam ederken sarf ettiği kelimeleri ağır çekim konuşurken çaydan yudum alır almaz normale dönüverdi.
“Sana…. Sana…. Topal Karınca dememin sebebi vardı. Aslında sana böyle seslenmedim hiç Kimseye bundan bahsetmedim. Herhâlde ilk defa demin ağzımdan çıktı. Yani arkandan ve sadece kendi kendime söylüyordum…”
Gülümsedi. Cümlesinin yarısında çatlayan bir sesle:
“İncir püresi ister misin? Kendim yaptım. Krema, bal, incir. Biraz da ceviz….”
Başımla onayladım. Temiz bir çay bardağı aldı tezgahtaki göremediğim raftan. Bir de kaşık. Sonra mini buzdolabından püre kabını çıkarıp biraz tabağa koydu.
“Afiyet olsun, yersen daha var.”
Hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etti.
“Topaldın çünkü hiç uğraşmadığın bir şey vardı. Sanki o hiç yokmuş gibi yoluna devam ediyordun ama o vardı ve sen sanki topalmışsın gibi görünüyordun.”
Yüzüme baktı. Sormamı bekledi ama her zamanki gibi sustum.
“Görmeyeli değişmemişsin,” dedi. O da burulmuştu.
Evet, görmeyeli değişmemiştim. Ama şimdi…
Püreyi bir karınca kolonisinin hızıyla bitirdim.
Biraz daha isteyebilmek için.
Ve daha fazlasını…