Küçükken yaşlılarımın, ailemdeki büyüklerin, dizlerinin dibinde oturur, onları dinlerdim.
Gülerek bir şey anlatmaya başlarlardı bazen. Anlatmayı daha bitiremeden defalarca bölünürdü hikâyeleri kendi kahkahalarıyla. Birbirlerine bakarlardı, birbirlerini güldürürlerdi. Çünkü bilirlerdi hikâyeyi.
Sabırsızlanırdım… Yine de beklerdim sabırla o tatlı gülüşlerinin bitmesini. Açlıkla sonunu merak ederdim hikâyenin.
Sonra…
Başka dilde, onların, kendi ailemin bilip benim bilmediğim o dilde sonlandırırlardı. Ben öylece kalakalırdım. Sorardım, çoğu zaman duymazlardı beni kahkahalarının sesinden. Bazen umutla yükseltirdim sesimi. O zaman geçiştirirlerdi beni çevrilmeye çalışılmış ama hiç uymamış birkaç cümleyle.
Yaşlılarına ait olamamış bir nesilden geliyordum. Hep onlarla gülmeyi arzulayan, korkutulmuş, uzaklaştırılmış o nesilden.
Sonra, onların bana yaptığını yapmaya başladım. Bana öğrettikleri, kendilerinin yabancı oldukları dilde yanlış söyledikleri bir şey olursa avcı bir kuş gibi atladım yanlışların üzerine. Ve tıpkı onlar gibi, ben de gülerdim kahkahalarla. Ama alay değildi bu. Onlarla birlikte gülebilmek için harcanmış boş ama tekrarlanıp duran bir çabaydı.
Ait olma çabası mı?
Evet… Sonucuyla pek ilgisi olmasa da ne yazık ki öyle.
Sonra, şu ana kadar yani, hep uzaktan bakmak, kahkahaları uzaktan dinlemek nasip oldu bana. O tatlı kahkahalar uzaktı. Nostaljik bir radyo kanalının daima tekrar eden reklamları gibi, can sıkıcı ama tanıdıktı.
Bir gün…
Uzak, çok uzak bir dil buldum.
Bir yaşlı…
Bana su verdi, konuşmak istediği belliydi.
Dilini biraz biliyordum, onunla konuşabilirdim.
Ama yapmadım. Suyu teşekkür ederek aldım. Ağır ağır, bilmediğim, öğretilmeyen dilimi bilen bir yaşlıdan almış gibi yaparak içtim.
Suda, o anlatılamayan, yarım kalan hikâyelerin tadı vardı. Merakın, her zaman artan merakın o susatan soğukluğu…