Bir mağara tırmanıcısıydım. Profesyonel falan değildim. Ben ve ne hikmetse yanımdan bir türlü ayrılmayan sadık yarasa…
Bir yarasayı kendime nasıl bağladığım benim bile çözemediğim bir gizemdi ama onu olduğu gibi kabullenmesini bilmiştim. Mağaracılık takım işidir. Başkasına ihtiyacın vardır her an… Olacaktır… Ama benim yoktu işte. Bilakis… Başkası olsa elim ayağıma dolanırdı. Ben tek başıma mutluydum. Ve yarasa… Ona bile benim yarasam demiyordum. İyelik ekleriyle bir sorunum vardı.
Varsın olsundu.
O gün de yine bir mağaradaydık. Sarkıtlar, dikitler, tavandan damla damla dökülen mineralli su… Sıradan bir mağaraydı işte. Taban olmadığı için tavanda ilerliyordum teçhizatımın desteğiyle. Yarasa da bana yardımcı oluyordu. Artık anlıyordum dilini. Bir nevi gözcüm olmuştu. Bana ileride ne var ne yok haber veriyordu. Doğru çıktığına göre dilini anladığım doğrulanmış oluyordu.
Tavanda hareket ederken; bir an yere, epeyce derin bir göle benzeyen su birikintisine baktığımda gördüm onu. Işıl ışıl parlayan bir şey… Ne? Ne olduğunu anlayamadığım bir şey…
Bir an bile düşünmedim ve daldım. O parlayan şeyin ne olduğunu anlayacaktım.
Evet, yakalayabilmiştim. Yapay deriden bir cüzdandı sadece. İçi bomboş bir cüzdan…
Sudan zar zor çıktığımda yarasanın da gitmiş olduğunu anladım. İyi ki ona yarasam dememiştim.