22.06.2020

Bir devlet dairesinde memur olarak çalışıyordu. Daha doğru bir tabirle kamu personeli…
Uzun bir odadaydı. Odanın en ucundaki büyük masada küçücük kaldığını biliyordu. Onun küçüklüğünü vurgularcasına sandalyesinin arkalığı da oldukça uzun ve genişti. İki telefon, bir bilgisayar ve daha birkaç şey vardı masada. Ne var ki, o yoktu. Ruhu başka bir yerdeydi. Gülümsemesini başka yerlerde unutmuş olmasına rağmen kimse anlamasın diye bir yerlerden ödünç bir gülümseme alarak telafi etmeye çalışıyordu.
Eylem insanı olduğunu kendisine sık sık söylemesine rağmen orada tüm gün oturması ironik değil miydi? Aslında onunla ilgili birçok şey öyleydi. Mutsuz muydu? Belki… Bazen… Çoğunlukla mutsuz olmayı kendisine yediremezdi ama bu basit bir hırs ya da kompleksten öte iyi bir şeydi. Mutsuz olmamaya çalışırken; mantıklı şeyler yapardı ve böylece hem mutsuz olmaz hem de işe yarar şeylerle uğraşmış olurdu.
İnsanları sevmediğini söylerdi sık sık ama her şeyi olduğu gibi, onları da için için sevdiği için kendisinden hiç hazzetmezdi. Sevdiği için önemser, önemsediği için de kendisini yerdi.
Bazı şeyler yazdığı için insanlar ona ‘yazar’ derdi. Yazar olmayı değil de yazmayı sevdiğinden pek umursamazdı bu ünvanı.
Çoğunlukla yazdıklarının anlaşılmayıp basit olduğunu söylerlerdi ona. Sadece gülümserdi. Ne diyebilirdi ki?
İnsanlar arasında yazarak kendisine bir yer bulmaya çalışan, yazdıkları gibi basit bir insandı işte. Ne var ki, dolu bir bankın orasında burasındaki boşlukları toplarsanız sığabileceği kadar yer olan; ama bir türlü birilerine;
“Biraz yana kayabilir misin…” diyemediğinden ya da dese de işitilemediğinden kenarda dikilip kalmış bir insan gibi hissederdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir