28.03.2018

Bir sabah, o sabah, asla tahmin dahi edilemeyecek bir acıyla uyandım. Öyle bir acıydı ki, iki omzumdan başlıyor, sonra tüm vücuduma dağılıyordu ama asla toplanmıyordu. İki ayrı acıydı ve bu iki ayrı acı beni mahvediyordu. Ve bir türlü sona ermiyorlardı.
Omuzlarıma bakmak, bana saatler gibi gelen bir süre sonra aklıma gelmişti.
Gövdemle kaynaşmış iki yılan görmek… Dumura uğrayacak halim olabilseydi yapardım bunu. Böyle bir lüksüm dahi yoktu. Ne düşüneceğimi bilmeden ne kadar yattım orada bilmiyorum. Sonra Firdevsi’nin yazdığı bir hikaye geldi aklıma. Dehhak… Onun da; şeytanın, kandırdıktan sonra omuzlarını öpmesi suretiyle iki yılan belirmişti omuzlarında. Dehhak hükümdar olduğundan her gün yılanları bir kadın ve bir erkek beyniyle doyurabilmişti.
Bense ne şeytan tarafından kandırılmıştım ne de birisi omuzlarımdan öpmüştü. Kötü bir şey yapmaya zamanım bile olamamıştı ki daha.
On sekiz yaşındaydım. Tek başıma bir evde kalıyordum. Okuyordum. Gündüzleri derse, akşamları da bir kafeye garsonluk yapmaya gidiyordum. O kadar monoton bir hayatım vardı ki, şeytan bu rutinim için beni cezalandırmış olmalıydı.
Bu yılanlarla ne yapacaktım! Bu acıyla ne yapacaktım!
Kötü bir fikir olduğunu düşünsem de bir bıçak alıp yılanı omzumun derinliklerinden, gövdemle kaynaştığı yerden kestim.
Öylece gitti. Hatta yaralar bile yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Ne kadar yavaş olsa da doğa dışı bir hızla kapanıyordu tabii.
Hafta sonu olduğundan kafeye gidip işimi yaptım. Gece oldu ve yattım…
Ertesi sabah yine aynı acı yaktı omuzlarımı.
Bu kez yaraları dağladım; ama ertesi gün yine…
Yine…
Yine…
Yine…
Her şeye rağmen, artık çok zengin olduğum da bir gerçekti. Yılanların derilerini yüzüp satıyordum. İşe yarar derileri vardı bereket.
Artık bu durum bile rutinimden bir parça haline gelmişti. Sabah büyük bir acıyla uyan, bıçağı al, yılanları kes, derisini yüz, kurut, aracıya götür, sat,…
Tabii aralara derslere gitmeyi, yemek yemeyi ve uyumayı da eklerseniz, rutinimin tastamam bir listesini ele geçirmiş olurdunuz. Böyle bir şeyle ilgilenirseniz eğer…
Artık kafede çalışmıyordum; çünkü paraya ihtiyacım kalmamıştı.
Bir gün, bir hafta sonu, gün boyunca acıya katlanmaya, onları kesmemeye karar verdim. Belki de birbirlerini yerlerdi ve bu işkence biterdi. Belki bu bir sınavdı ve bunu yapmam bekleniyordu. Hiçbir şey olmasa da rutinimden değişik bir şey yapmış olurdum.
Bir gün…
O gün…
O kadar zor bir gün olmuştu ki, hatırlamak bile istemiyordum. Tabii ertesi gün hiçbir şey değişmedi ve mecburen kestim onları her zamanki gibi.
Ve hayatım öylece devam etti.
Bir doktora gitmeye utanıyordum. Ya da birisine söylemeye. Dehhak kadar kötü bir insan olduğumu düşünürler diye…
Ben bile bundan emin değildim ki. Gerçi yaptığım hiçbir şey yoktu. Acaba tekamül diye bir şey var mıydı? Daha önceki bir hayatımda kötülük falan mı yapmıştım?
Sonra bir sokak kedisi geldi evime ve onu da yılanlarla besler olmuştum. Omzumdaki canlı yılanlarla bile oynar olmuştu kedi. Duruma gayet alışmıştım.
Evlenmeye niyetim yoktu zaten. Arkadaşım da yoktu.
Galiba bu durum, monoton bir insana verilmiş bir hediyeydi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir