06.11.2023

Adım Münevver, aydın demek. Bunu her düşündüğümde şaşırırım. Nasıl kadınlara böyle bir anlam ihtiva eden bir isim koyabilmişler, hayret!
Bence bu ismi çocuğuna ilk koyan kişi biraz uçukmuş, sonra bu isme sahip olan kadın ölünce onun oğlu kızının ismini koyuvermiş mecburiyetten. Annemin ismi diye. Öyle öyle yayılmış. Yoksa haşa, nasıl bir kadın aydın olabilir değil mi? Olsa olsa nur yüzlü olabilir. Babam ismimi neden Münevver koymuş bilmem. Ailesini tanımayız, kendisi de ben doğduktan birkaç ay sonra evi terk edip gitmiş. Annem neye uğradığını bilememiş. Evlendiklerinde annemin ailesine kimsesiz olduğunu söylemiş, doğru mu yanlış mı bilmem vallahi, hiçbirimiz bilmiyoruz. Annemin babası çok aramış babamın izini, tüm arkadaşlarını, çevresini seferber etmiş. Ama yok, olmamış, bir türlü bulamamış. Sonra da pes etmişler zaten, ne yapsınlar. Sonra da artık ondan bahsetmez olmuşlar. Neyini anlatacaklar ki? Annemle evlendikten bir buçuk yıl sonra gitmiş adam. Geride beni bırakmış. Annemin birileriyle evlendiğine dair görünür tek şeyi yani… O zamanlar pek önemsenmiyormuş o görünmez şey. Hani bir kanla kendisini açığa vurup sergilenen… Daha doğrusu önemsenmediğini söylemek moda olsa da alttan alta hâlâ konuşuluyormuş. Zaten onun için annem bir daha evlenmek istememiş. Çünkü ona buldukları kısmetler o şeyi önemsemeye haddi olmayacak kadar kusurlu görünen insanlarmış. Ya çok yaşlı ya çok çocuklu ya da…
Ne bileyim, annemin bir daha risk almak istemeyeceği, sırf teklif etmeleriyle bile olsa aşağılandığını hissettiği insanlar işte.
Sonra ben yavaş yavaş büyüyünce de benimle uğraşmaktan öyle bir şey düşünmeye fırsat bulamadı zahir.
Çok karmaşık bir yerde büyüdüm. Her tür şey vardı burada. Araba tamircisinden sanat eserleri restorasyonu yapan dükkâna kadar. Marangoz, boyacı, kuyumcu, demirci, terzi, ayakkabıcı, çiçekçi gibi her yerde olanlar sayılmazsa…
İşte ben hepsinden bir sürü şey öğrendim. Her bir ustadan…
Hepsi de başta kızdı bana, anneme şikâyet ettiler. Annem hem onların gönüllerini almaya uğraştı hem de beni idare etmeye çalıştı. Kadıncağızın hakkını yemeyeyim, bana engel olmak istediği yoktu, sadece birkaç söz söylüyor, dostların alışverişte görmesini sağlıyordu.
Hepsi de sonradan kuzu kuzu, kendi kararlarıyla bana öğretmeye karar verdiklerini beyan etiler ele güne rezil olmamak için. Öyle ya, benim gibi bir deliyle aklı başında hiçbir adam evlenmezdi, benim de bir altın bileziğim olsa fena mı olurdu…
Bir tane daha… zihnimde birbirlerine çarptıklarında şıngırdayan bir sürü altın bilezik…
Kolumdaki bilezikler bir gelinin düğün günündekiler gibi dizi dizi dizilmişlerdi. Gerçi onları kimse görmüyordu. Zaten görülsün diye takmamıştım. Zihnimi onların ışıklarıyla aydınlatmak için, belki sadece meraktan. Hiç tanımadığım babamın benim için yaptığı en iyi şeyi, koyduğu ismi onurlandırmak için belki. Bir aydın olmak için…
Sonra okula gittim, bir sürü derse girdim, öğrendim, eğitildim.
Adımın ne kadar eski olduğunu söyleyen insanlarla karşılaştım. Onlara gülümsedim ve yüzlerine yüzlerine ama sadece kendi kulaklarıma ve gözlerime, bileziklerle dolu kolumu salladım. Şıngırdayıp ışıldasa da kimsenin görmediği bir sürü bilezik vardı kollarımda.
Gerçi yok, bileziklerimi kimse görmese de onların sesinin ve ışıltısının farkında olan insanlar vardı. Ayakkabıları yırtıldığında tamire ihtiyaçları olanlar, bir mücevherleri olunca bana güveneceklerini bilenler, üzerimdekileri görünce nereden aldığımı merak edenler…
Sonra bir deli adam sevdim, evlendim. Gerçekten de deli bir adamdı vesselam, Allah sağlık sıhhat versin. Şu entelektüel olduklarını düşünenlerdendi. Kimsenin kendisini anlamadığını sananlardan…
Hep kendisini bir tek benim anladığımı söylerdi, ben de mutlu olurdum. Beni de bir gün dışlayacağını bilmem gerekirdi.
Issız bir adam olduğunu düşünüp kolaya kaçan güruhun bir üyesi olduğunu anlayamamıştım. Benim gibi bilezikler taksa da onları hep gizleyen ya da altın kaplamalı demir bilezikler takan bir adam olduğunu…
Bir gün defterinin açık kalan bir sayfası gözüme ilişince anladım.
“Tüm kadınlar aynı,” yazıyordu defterde.
“Şu yanımdaki et yığını da; dün öğle arasında sahip olduğum ucuz kokan kumaş yığını da… O neydi öyle, sanki kabarık kumaşla sevişmiştim sadece. Altında hiçbir et yoktu sanki. Kanı akmıyordu kadının. Ya da mavi, yok yok, pembe akıyordu. Ne de olsa soyluların kanı mavi akar. Fahişelerin de pembe mi?
…”
İşte böyle bir sürü safsatayla doldurmuştu sayfayı. Defteri yavaşça kapattım. Yine de uyandı. Öyle kesin kapatmıştım ki…
Bileziklerimi şıngırdattım, mutlu olamadım önce. O bu şıngırtıyı işitememiş, ruhumun ışıltısını görememişti.
Ben de onun tangırtısını işitememiştim belli ki.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir