Bir sürü insanın gelip geçtiği bir sokakta, yüksek bir binanın dibinde, olduğundan çok daha küçük görünerek dikiliyor. Omuzları düşük olsa da başı havada. Burun kanatları açık, bir koku arıyor. Bulamayacağını bilse de aramaktan vazgeçmemek kendisine çektirdiği en büyük işkence olsa gerek.
Pes etmiş, Hep olduğu gibi…
Kimsenin duyamayacağı, incecik bir uluma koyuveriyor havaya.
Yanından geçen bir yabancı o tiz, umutsuz ulumayı duyuyor ve ona deli olduğunu düşünerek bakıyor. Oysa onun umursadığı yok. Bir yabancıyı neden umursasın ki?
Yine de yoldaşsız geçen onca yıldan sonra, artık alıştığını umsa da bir yoldaş bulamamak fazlasıyla umurunda.
Her şeye rağmen ve nasıl oluyorsa mutlu.
Evet, içgüdülerinin bir tek ya da birkaç yoldaş bulmak istediğinin farkında.
Yine de o mutlu, çok mutlu.
Evrenin tümüyle bir hissediyor. Belki de böyle olmalı. Onun için olması gereken budur belki. Asla bir yoldaşı olmayacaktır. Tüm evreni hissetmek en büyük tesellisi ve en büyük yoksunluğu olacaktır.
Ve bunun için aynı zamanda hüzünlü, çok yalnız.
O mutluluk ve hüzün arasında ikiye bölünmüş olma hissi de bambaşka. İçindeki gerginlik birçok bilinci paramparça etmeye rahatlıkla yetse de o çok güçlü.
Bunu her an yaşıyor. Tüm bu duygular olmadan ne yapacağını bile bilmiyor.
Ama belki de bir yerde değişmeli, bir aşamada bu gerginlik dönüşmeli ve bambaşka bir şey inşa etmeli. Çünkü bu gerginlikte vücudunu ve ruhunu daha ne kadar bir arada tutabileceğini bilmiyor.
İşte o an, bu gerginliğin değişmesine gerek duyduğu anlardan biri. Daha fazla ne kadar dayanacağını merak ettiği zamanlardan…
Bu insanlar, bu binalar, bu bitmez tükenmez gürültü çok fazla.
Asla karşılık almasa da uzun uzun uluma ihtiyacı onu neredeyse parçalıyor. Kendi varlığının sesini duymaya mecbur.
Koşmaya başlıyor. Adımları hafif, ne istediğini, ne yapacağını biliyor.
İşte… Diğerleri gibi bir binanın önüne geldi. Bu bina başka. Aynı olsa da onun kokusunu taşıyor. Sessiz ve kendisinin. Bu da ona yetiyor.
Yine taşımaya mecbur olduğu, bir sürü şey bulundurduğu bir keseden metal şeyler çıkartıyor. Evet, bir kurt gibi burnuyla çalıları itmese, toprağı hafifçe kazmasa bile anahtarı aynı acilyet ve ihtiyaçla kapıda döndürüyor.
Ve inine giriyor.
İşte ulumanın vakti.
Ama o diğerleri gibi kolay, bir nefeste uluyamaz. Keşke yapabilseydi.
Önce bir düğmeye basmak zorunda. Takiben bir sürüsüne daha…
Sonra bazı şekiller ortaya çıkacak ve onlar tıpkı ulurken açığa çıkan ses dalgaları gibi, yayılacaklar. Bazıları ölü ağaçlara çizilecek, bir kısmı ışıklara.
Belki, sadece belki, bir yerlerden bir karşılık gelecek.
Uluyuşuna bir yankı…