Gecenin ortasında, ıssız parkın pürüzlü taşlarının üzerinde, çıplak ayak parmaklarının ucuna basarak yürüyordu. Kusmuklara basmamaya çalışıyordu. Ve cam kırıklarına. Ve sivri taşlara…
Ayakkabılarını kaybedeli günler olmuştu. Kaybettiği bir sürü şey arasında onu en çok üzen şey de bu olmuştu. Oysa ben olsaydım ruhumun kaybına daha çok üzülürdüm. Belki de henüz onu kaybettiğini fark etmemişti.
Parmak uçlarına basmaktan yorulduğundan tam bir köpeğin özenle oluşturduğu bir idrar birikintisinin üzerine indi topuğu. Ama daha fazla umursayacak hâli kalmamıştı. O da cam parçalarına ya da sadece sivri taşlara basmamaya özen göstermekle yetinir oldu.
Adamı uzaktan görünce sevindi. Mutluluğunun sebebi o değildi. Gerçekten mutlu olduğu bile şüpheliydi. Adam da onu gördüğüne sevinmişti. Onun da mutlu olduğu muğlaktı.
Aslına bakarsanız ikisi de ihtiyaçlarının karşılandığı için mutlu olsalar da o ihtiyaçlarının tekraren türeyeceği ve her daim yoksun kalacaklarının karamsarlığıyla doluydular.
Ve onları tüketen ihtiyaçların suçluluğuyla…
Adam bir paket bırakmıştı. Ve birkaç kuruş da para…
“Bununla kendine birkaç lokma al da kemiklerine et gelsin. Bana dirin lazım, ölün değil,” demişti şefkatten yoksun bir şekilde.
Sonra onu oracıkta bırakıp gitmişti.
Bizimki paketi açmış, birkaç gün yetmesi gereken paketi tüketmiş ve canlanmıştı. Kendisine gelmişti kendi tabiriyle.
Birkaç adım ötede, yaşlı bir adam uyumaktaydı. Yanında yarım çuval güvercin yemi durmaktaydı. Adamcağız onları parktan geçen insanlara satıp karnını doyurmakta, kuşların kursaklarına bir şeyler girmesini de kolaylaştırmaktaydı böylece.
İşte, bizimki o çuvalı görmüş ve yalpalayarak ona doğru yürümüştü. Adamın ona verdiği, kesinlikle o çuvaldaki yemi karşılamakta yetersiz kalan parayı ihtiyarın başucuna koyarak çuvalı zayıf bedenindeki suni güçle kaldırmış ve yemleri parkın zeminine yaymıştı büyük bir mutlulukla.
Kendisini masallardaki cinler gibi hissediyordu bunu yaparken. Kuşlar güneş doğrar doğmaz kalktıklarında bu yemleri görecek ve oburca saldıracaklardı. O ise çuvalın içindeki son taneyle birlikte tükenmiş, tıpkı çuval gibi boşalmıştı. Yan yana duruyorlardı işte. Bir çuval ve bir çuval daha. Yaşamayan iki nesne…