23.09.2023

Yürüyordum. Bir adam yanıma yaklaştı. Öylesine başını eğerek selamladı beni. Elinde nasıl olmuşsa kalmış birkaç ekmek kırıntısını silker gibi. O kırıntılarını yiyemeyeceğini, dişinin kovuğuna bile gitmeyeceklerini kabul ederek ve yapacak başka bir şey bulamayarak…
İşte beni de ona benzer bir dürtüyle selamlamıştı. Belki de beni bile selamlamamış, sadece düşüncelerinden birini onaylamıştı, ne bileyim.
Ama ben yalnızlığıma son verebilir ümidiyle avlanmaya bile razı bir sazan gibi onunla konuşmuştum:
“Bir kuaförsün ve devamlı ayaktasın. Pantolonun altında kocaman, tombul varisleri hissedebiliyorum. Ayaklarının sızısını… Ve dilinin konuşmaktan kuruyup kaşınışını… Ellerin iş görmekten memnun ama ayakların hiç değil. Başkası için çalışıyor olmasan ve kurallar olmasa bir bar taburesi falan istiyorsun ayaklarını rahatlatabilmek için. Bu isteğin sızısını da hissedebiliyorum kafatasımda…”
Adam büyülenmiş gibiydi. Yanımdan hiç ayrılmamak istiyordu. Artık birkaç kırıntı olsam da altın tozuydum. Neredeyse geriye gidip havayı ve yeri tarayarak o silktiği ve fark edemediği ışıl ışıl kırıntıları aramak için içi gidiyordu. Bunu da anlamıştım.
Çünkü söyleyeceklerimi söyledikten sonra çekip gitmiştim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir