Onunla bir anlaşma yapmıştım. Sonuçlarını çoktan tahmin etsem de içimdeki kaşındıran umut beni bu şekilde davranmaya itmişti.
Kutsal kitaplardaki Tanrı şeytanla anlaşırken böyle mi düşünmüştü? O da benim gibi içten içe umutsuz muydu? Ve anlaşmayı yaptığım varlık, şeytan gibi kendisinden emin miydi? Eh, aksi için hiçbir sebep yokken onu suçlayamazdım.
Dünyaya geldiğinde onu benden başka kimse görmemişti. Gerçi kolaycacık gözle görülebilir bir formda da sayılmazdı. Ben bile yemek üzere olduğum bitkinin üzerinde olduğundan onu tesadüfen fark edebilmiştim. İnsanlardan çok daha akıllı olduğum, zevklerimin onlardan katbekat gelişmiş olduğu bir gerçek olsa da türdeşlerimin beslenme alışkanlıklarına uymaktan başka bir şey yapmayı artık arzulamıyordum. Dünyadaki hayatım boyunca, insanların tatmayı akıllarına bile getiremeyecekleri şeyleri tatmış, nihai kararımı ondan sonra vermiştim.
Her neyse, tam o güzelim karnabaharı yemek üzereydim ki, onu gördüm. Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Jelimsi bir şeydi ve durmadan büyüyordu. Kendinden örülen tuğla bir duvar gibi çoğalıyordu.
Uzatmayayım, hemen iletişim kuruvermiştik. Sıkı birer dost olmuştuk hem de. Gerçi ben bir tek şeydim. O ise birbirlerinden bağımsız gibi görünse de ortak bir bilince sahip olan bir hücreler yığını… Yine de bana çok daha kolay geldiğinden, o ortak bilinci bir tek şey gibi değerlendirip ona tekil olarak hitap etmeyi tercih ediyorum. Nasıl mı iletişim kurmuştuk? Düşüncelerini doğrudan doğruya zihnime aktararak başlatmıştı, ben de karşılık vermiştim. Öyle uzun uzadıya düşünmemiştik canım, hepsi bu kadar basitti. İnsanlar gibi birden fazla dil öğrenmek zorunda kalmamıştık.
Son derece akıllı bir varlıktı. Galaksilerde seyahat edebiliyor, kendisinden azar azar parçalar bırakarak gittiği yerleri aynı zamanda keşfetmeye devam edebiliyor, dahası bunu sadece entelektüel zevki için yapıyordu. İstese dünyamızı bir anda fethetmeye gücü yetebilirken buna gerek duymaması saygımı ve minnetimi kazandırmıştı. Onunla çoğu zaman dünyanın en akıllı geçinen yaratıkları olan insanlar hakkında konuşuyorduk. Bir de kaplumbağalar… Aslında biz kaplumbağalar, sadece kendi ırkımızla iletişim kurduğumuzdan ne kadar zeki olduğumuz anlaşılmazdı. Belki de dünyanın diğer yarısıyla iletişim kurmaya çalışmadığımızdan zeki bile sayılmazdık. Bildiğim kadarıyla benim dışımda durum böyleydi. Nasıl böyle olduğumu bilmesem de bunu fazla önemsememeye çalışıyordum. Eşsiz olma fikri hoşuma gitmese, belki, türdeşlerime yardım etmeyi deneyebilirdim.
Her ne kadar kendimden bahsetmek çok hoşuma gitse de maksadım size onunla yaptığımız anlaşmadan bahsetmek olduğu için bunu bir süre ertelemem gerekecek. Belki de hiç gerek olmaz… Anlaşmayı kaybedersem varlığımın bir önemi olmayacak çünkü. Hayır, beni öldürmeyecek. Dedim ya, bu tür şeylerle ilgilenmeyecek kadar medenî bir varlık.
Sadece, anlaşmaya göre, kaybedersem size bu öyküyü anlatamayacağım. Dahası var, sonsuza, yani en azından ömrümün sonuna kadar, ona yarenlik etmek için bu, onun deyişiyle köhne gezegenden ayrılacağım. Eğer istersem kazandığım takdirde de onunla gidebilir ya da bırada kalsam da onunla yarenlik etmeye devam edebilirim gerçi ama kaybedersem bir zorunluluk olacak bu benim için.
Henüz belli değil ama ben her şeye rağmen bu kelimeleri yazmaya şimdiden başladım. Hiçbir şeyi atlamak istemiyorum. Gerçi hafızam bir kâğıttan çok daha güçlüdür. Yine de yazmak için bulduğum her bahaneyi değerlendirmek için can attığımı saklayacak değilim.
Daha demin hafızamın çok iyi olduğunu söylediğimi biliyorum ama o kadar çok şey tartıştık ki, bu anlaşmaya bizi neyin getirdiğini anlatmaya kalksam her şeyi baştan anlatmam gerekecek. Evet, itiraf etmeliyim ki, tüm bağlantıları anımsayabilir miyim pek emin değilim. En iyisi bunu geçip size anlaşmamızdan bahsedeyim. Artık bu mesele de kabak tadı verdi değil mi? Aman, öyleyse ne olmuş ki, kabağın tadı nefistir bir kere.
Neyse, dedim ya, tıpkı tanrı ile şeytanın anlaşmasına benziyordu anlaşmamız. O, insanlar hakkında pek hoş izlenimlere sahip olmamıştı. İnsanların bencil olduğunu, asla mantıklı ve zeki olmadıklarını, fazlasıyla duygusal olduklarından kötü kararlar verdiklerini düşünüyordu. Onlarla ilgili en çok söylediği şey ise tembellikleriydi. Aslında… Haklıydı. Hem de her kelimesinde. Yine de böyle olmayan insanlar da vardı bence. İnsanlığı adım adım geliştirme potansiyeli olan insanlar. İşte bu insanları bulabileceğimi söylemiştim ona. Haklı olarak bunu nasıl kanıtlayacağımı sormuştu. Bu sandığınız kadar zor değildi, bizzat onun aracılığıyla kanıtlayacaktım hem de. o varlık istediği canlının tüm özelliklerini kopyalayabilir, onun şekline bürünebilirdi. Büründüğü yaratıkların deneyimlerini kopyalaması imkânsız olmasa da biraz zordu ama zaten bunu yapmasına gerek olmayacaktı. Şimdi bunu nasıl yapacağımızı uzun uzadıya anlatabilirim tabii ama öyle yapmayacağım.
Bu hiç de kolay değildi ama yapmıştık bir anlaşma, gereğini yapıp insan ırkından adil bir örnek bulmak bana düşerdi. Şansımı biraz zorlamayı ihmal etmemiş, dünyamızın geleneklerine uygun olacak şekilde, ondan tam üç fırsat istemiştim. Seçebileceğim üç kişi… İki yanılma hakkı…
Şaşırmış, eğer istersem bana yüz hak verebileceğini söylemişti. Oysa istememiştim. Üç her zaman gelenekseldi. Geleneğe uyacak ve bu sayı dahlinde sonucun belirlenmesine itiraz etmeyecektim.
Hâli hazırda izlemeyi çok sevdiğim üç kişi vardı. Onları adaylığa sürecektim. Bu insanları çok zor bulmuştum. Bu işin asıl zorluğu, üçünü de aynı zaman diliminde bulmaktı. Bunu başarmış olmak da anlaşmayı kazanma olasılığı için lehimde olan bir durumdu.
Daha önce de belirttiğim gibi, bu insanları o varlıkla karşılaşmadan çok çok önce izlediğimden kişiliklerini iyi bilmekte, dahası onları takdir etmekteydim. Üçüne de hemen hemen aynı oranda güveniyordum. Yine de bir sıraya sokmalıydım onları.
Önce, onu tanıyan herkesin hiç düşünmeden bilge olduğunu düşündüğü, yaşlı bir adamdan başlayacaktım. Tanıdığım kadarıyla son derece tarafsız, rasyonel, sakin ve duygusal bir adam olabilmişti. Bunların hepsini aynı anda olmak bir insana göre son derece zor olsa da yapabilmişti bunu. Ona güveniyordum. Umarım diğer iki kişiye gerek kalmazdı. Çok çabuk kazanılmış bir bahsin zevki olur muydu bilmem ama tatmin olmasam bile nasılsa diğerlerini de deneyebilirdik. Hepsine güveniyordum. Evet, türdeşlerim diğer varlıklarla iletişim kurmayı başarabilseydi bu kadar kişiselleştirmeyebilirdim insanlarla olan iletişimimi. Böylece başarmalarına bu kadar bel bağlamak zorunda kalmamış olurdum. Bana sorarsanız bilinçli ya da zeki olmanın bir getirisiydi sosyal olmak.
Varlık söylediğimi yapıp genç, enerjik ve hazırcevap bir kız olacaktı. Yaşlı adamın geçmişinde tıpkı böyle bir kız vardı çünkü. Ama varlığın canlandırdığı bu kızın sözleri ilk bakışta iyi görünse de boş olacak, davranışlarının temelleri gösterişe dayalı olduğundan, eğer sadece istediğini görmek istemeyen biri ise yaşlı adamın kolayca anlayabileceği üzere, kız adamın geçmişindeki kızdan taban tabana farklı olacaktı.
Aynı zamanda varlık gösterişsiz, çok yaşlı olduğu belli olmayan ama neredeyse adamla yaşıt bir kadın da olacaktı. Bu onun yapamayacağı bir şey değildi. İsterse bir orduyu oluşturabilirdi.
Bu yaşlı kadın, yaşından beklendiği gibi ağırbaşlı görünse de meraklı ve düşünceli olacaktı. Konuşmaları ve davranışları da birbirleriyle tutarlı… Evet, sesi o genç kızınki kadar enerjik olmayacaktı ama her kelimesinde içten olacak, ömrünün son anına kadar devam edeceği muhakkak olup gençliğine ve gösterişine bağlı olmayan bir tür canlılık barınacaktı varlığının her zerresinde.
İşte ihtiyar adamın bu iki kişi arasında yaptığı seçim belirleyecekti bahsi kazanıp kaybettiğimi. Bahsin üçte birini…
Eh… Yaşlı adamı hızla kaybetmiştim. Hiç düşünmeden genç kızın gösterişinde kendisini yitiren yaşlı adamı…
Bu konu hakkında fazla yazmak istemiyorum. Hatta bizim muzip varlık, adamın yaptığı hatayı anlayana, döne yana yaşlı kadını arayışına kadar uzatmıştı konuyu. Heyhat! Yaşlı kadını bir daha bulamamıştı adamımız. Şu filmlerinde hep olan saçma sapan dramlarda olduğu gibi pişmanlıktan ölememişti bile.
Uğradığım hayal kırıklığını söylememe gerek var mı bilmiyorum ama mahvolmuştum. Düşünün, şu güzel nisan ayında içimden çiftleşmek bile gelmiyordu.
Eh, ne yapalım, ben de ikinci şansımı değerlendirecektim. Kırklı yaşlarını süren kör bir kadındı. Onu yaşlı adamla olduğu kadar uzun süredir izlemesem de epey umutluydum. En önemlisi görmüyordu. Gösterişin önemli olmadığını idrak etmesi o kadar da zor değildi. Hoş gösteriş sadece görsellikten ibaret değildi ki. Yine de o tıpkı yaşlı adam gibi son derece rasyonel, ne istediğini bilen birisiydi. En azından ben öyle düşünüyordum. Bu hayal kırıklığından sonra kendimden fazlasıyla emin olmak hiç de mantıklı sayılmazdı. Evet, tarafsız olmak en iyisiydi. Kendimden emin olmak hiçbir zaman doğru bir şey olmamıştı ki. Bu tepki de hiç rasyonel değildi. Bunun sebebi de ego idi. Acaba bu varlığın da egosu var mıydı? Pek sanmıyordum, hakkında henüz çok az şey biliyordum.
Bu kadın için de ikisi de derin sesli iki adam olmuştu. İkisi de onun yaşlarındaydı. Görünüşleri ortalamaydı. Kokuları güzeldi. İkisi de kendilerine dikkat eden adamlardı. Ne var ki biri hesapçı bir insanken diğeri özenliydi.
Hesapçı insanlar duymak istenileni söyler, bu kadın da duymak istediğini duymayı sevmişti. Yani artık anlamış olduğunuz üzere, bu da kaybedilmiş bir bahisti.
Üçüncü şansım bir sokak çocuğuydu. Bir kız… Kendi başına hayatta kalması bir yana, bir kız olmasıydı onu merak etmemin sebebi. Kimse onu dilendirmiyor, zorbalık yapan biriyle karşılaştığında kurtulmanın bir yolunu mutlaka buluyordu.
Varlıktan onu iki şekilde sınamasını rica etmek çok mu yanlış olurdu?
Yine de bunu yapmış olmam gerektiğini hissetmiştim. Varlık ricamı kabul etse de bir şart öne sürmüştü. Bu sınavlardan birini bile kaybetmiş olsa kaybetmiş sayılacaktım. Eh, her nedense geri adım atmayıp kabul ettim. Bu çocuğa güveniyor muydum? Üçüncü seçeneğim olmasının bir sebebi vardı. Yani o kadar da güveniyor sayılmazdım.
Yine de kaybedecek bir şeyim yoktu ve hayatında çok şeyle sınanmış bu çocuğun tam anlamıyla anlaşılması için iki ayrı sınav yapılmasının gerektiğine inanıyordum. Her ne kadar benim çıkarlarıma ters düşse de böyle düşündüğüm için bu şekilde hareket etmemek bana yakışmazdı. Ayrıca varlığın teklifi acımasızlıktan ziyade son derece adildi. İki yenilgiden sonra iki kazanç olmadığı takdirde kazanmış sayılamayacağım aşikâr değil miydi?
İki ayrı koşul belirlemiştim. Buna göre belirlediğim dört ayrı insan olacaktı.
İlk koşul iletişim kurmayı sevdiği insanlarla ilgiliydi. Diğer ikisinde olduğu gibi istediği şeyin ne olduğunu biliyordum. Zor hayatında birbirlerini destekleyebilecekleri bir arkadaş istiyordu. Peki nasıl biri olacaktı bu? Ondan büyük olması önemli miydi? Eh… Buna da kendisi karar verecekti.
Böylece iki insan tasarladım. Birisi kendisinden fazlasıyla emin, istediklerine ulaşmak için olayları menfaatlerine göre bükmekten kendisini alamayan bir adamken; diğeri tıpkı onun şartlarında yaşasa da geleceği için bir şeyler yapmak isteyen, hayalleri ve hedefleri olan bir insandı. Böyle olsa da son derece gösterişsizdi. Eh, ne de olsa o da bir sokak çocuğuydu. Tıpkı kendisi gibi çoğunlukla pis gezerdi. Kötü kokmamaya çalışsa da derbederdi. Birçok şeyi planlayarak yapsa da ağırkanlı gibi göründüğü için çekicilikten uzaktı. Para biriktirir, pek eğlenmezdi.
Çocuk kazanmıştı. Bunca küçük yaşta birisini böyle bir sınavı kazanabilmesine şaşmıştım önce. Sonra düşündüm. İnsanları değerlendirmek zorunda kalmaya çok erken başlamıştı bu küçük kız. Onun için fazlasıyla talimli olmalıydı. Bakalım onu bu hayattan kurtarmayı deneyecek insanları önüne çıkarttığımda ne yapacaktı?
Bu insanlardan ilki son derece zengin ama gelgeç bir insandı. Yapmak istediği şeye çok bağlı görünse de öyle değildi. Gözleri hep ışıldasa da bu ışıltı neon ışıklarına benzerdi. Kıza yardım etmek istediğini söyleyecek, ona çok şey verecekti. Sonra da onu aniden bırakacağını anlayamazsa çok sevdiğim bu çocuk için bir yıkım olabilirdi. Bu bahsi kaybedersem ben de öyle olacaktım. Hayır, hiç de öyle olmayacaktım. Benim kaybedecek hiçbir şeyim olmasa da o umudunu yitirecekti.
Oysa diğer insan son derece sert, gerçekçi ama iyi olacaktı. Ondan bir sürü şey isteyecek, bu istekleriyle ona bir sürü şey öğrettiği gibi emeğinin karşılığını da verecekti. Bakalım çocuk hangisini seçecekti? Bu sınavı da kazanacağını düşünüyordum. Sonunda anlamıştım. O diğerleri gibi değildi. Benim yaptığım sınavlar gibi yüzlercesiyle karşılaşmış, bu sınavları kaybettiğinde bedelini fazlasıyla ödemişti.
Ve evet! Çocuk sınavı geçmiş, ben bahsi kazanmıştım!
Bu arada varlık bu çocuk ve diğerleri için oluştuğu, onların vazgeçmedikleri insanların ömürlerini bitene kadar bu dünyada kalacaktı. Birlikte tasarladığımız bilinçler ve benimle iletişim kuran varlığın kendi bilinci…
Peki şimdi ne yapacaktık? Bu bahsi kazanmakla ne elde edebilmiştim yani? İnsanların o kadar da mantıksız olmadığını kanıtlamak ne işe yaramıştı?
Varlık yanı başımdaydı ve bahsi kazandığımı kabul ettiğini beyan ediyordu ve bu gezegende yaşamaya devam etmek istediğini, istersem bana önerdiği gezegenlere göre uygun koşullar hazırlayıp beni oralara yollayabileceğini söylüyordu.
Oralara gitmeyi istiyordum ama bunun oburca bir arzu olduğunu da iyi biliyordum.
Çünkü içten içe bahsi tam anlamıyla kazanamadığımı biliyordum.
Aslında şimdi düşünüyorum da anlaşmayı kazanırsam kazanacak bir şeyim de yoktu. Hikâyemi anlatamayacak olmak benim seçimimdi. O da kazandığı taktirde onunla gidip söylediğine göre çok daha muhteşem olan yaratıkları görmem gerektiğini söylemişti. Evet, kazandığımda istersem gidebilirdim ama kaybedersem mecbur kalacağım bir durumdu. Oysa ben kazandığımda onun mecbur kalacağı hiçbir koşuldan bahsetmemiştik. Tanrı ve şeytanın anlaşması bile daha mantıklıydı. Şeytan kazandığında insana tabi olmayacaktı. Bu da tanrı karşısında bir avantaj değil miydi?
Oysa ben? Sadece mensup bile olmadığım bir türün itibarı için son derece gereksiz bir anlaşma yapan taraf olmuştum.
Belki de rasyonel olamadığımı göstererek anlaşmayı baştan kaybetmiştim.