“Bu kez ne oldu?”
“Bilmiyor musun? Anımsamıyor musun?”
“Ne oldu?”
“Seni çağırıyorlar.”
“Kimler?”
“Of, sırtıma bin de gidelim işte.”
Birilerinin beni çağırmalarından hoşlanmıyordum. Hem de tam uykumun derinlerine demir atmak için kolumu kaldırmışken. Boynuma baktım, yoktu. Tabii ki olmayacaktı. Boynumdan çıkmış, kanlı canlı bir at olmuştu. Bir tek boynuzu ve kanatları olan, mitolojilerdeki atların melezi olan bir at.
Onu yıllar önce bir pasajdaki bir gümüşçüden almıştım. Alelade bir yerdi işte. Sonra yıllarca hiçbir şey olmadı. Ta ki böyle bir davete kadar.
O zaman da böyle ete kemiğe bürünmüştü. Boynuzuyla bana dokunana kadar anlamamıştım bile. Kahve içerek şu an hatırlamadığım şeyler düşünüyordum. Ve bir yaratık bana dokunuyordu. Sert bir dokunuşla. Sonra onu görmüştüm. Kokusunu alıp sesini de duymuştum.
“Boynuna bak,” demişti daha hiçbir şey soramadan. Bakmıştım ben de. Ama kolyemin ipi boştu. Ona bakmıştım. Kolyemdeki figürün canlı hâli olduğunu anlamak zor gelse de kabul etmek dışında yapacak bir şey yoktu.
“Seni çağırıyorlar,” demişti ilk defa.
Aynı diyaloglar işte. Sonra da sırtına binmiştim ve beni oraya götürmüştü. Geldiğimde unutmuştum. Sadece o diyaloğu hatırlıyordum. Hep öyle olurdu. Konuşmamızı anımsardım yalnızca ve sırtına binişimi… Sonrasını anımsadığımda her şey anlaşılacaktı ama ben yapamıyordum. Anımsayamıyordum. Ona sorduğumda yanıt da alamıyordum.
O yolculuktan sonra birkaç gün boyunca çok yorgun oluyordum. Acaba neden böyle yoruluyordum? Orada ne yapıyordum?
Bu defa da kalkıp sırtına bindim. Ve oradaydık. Tuhaf bir yerde. Bir sürü şey vardı burada. Dağınık desem değildi ama düzenli olduğu söylenemezdi. Nasıl anlatayım, neyin nerede olduğu belli değildi ama her şeyin bir düzeni vardı. Sadece alışıldık bir düzen değildi. Mesela sağda bir ev varken onun solunda bir tek adam durmaktaydı. Ev de adam da benimle konuşabiliyordu.
“Hâlâ hatırlamıyor musun?” demişti ev.
Ona baktım, yüzüne bakarak konuşamazdım ama yine de baktım. Onu hatırlayabiliyordum. Onu ben yapmıştım. Adamı da… Of, çok kötü kokuyordu.
Hepsine ayrı ayrı bakmaya çalıştım. Koklamaya… İşitmeye ve tatmaya…
Onları ben yaratmıştım ve beni çağırıyorlardı. Neden?
Kaplumbağa öne çıktı.
“Bizi hatırla diye.”
Tabii ki ben sormadan konuşacaklardı. Neden hatırlanmak istiyorlardı?
Bu kez de flüt çalan o çocuk konuştu:
“Yaşadığımızı bilirsen bize özen gösterirsin çünkü. Bunu nasıl anlamazsın ki?”
Yaşlı bir kadın sigarası ağzında, konuştu:
“Hep söylüyoruz sana bunu ve her defasında unutuyorsun.”
“Yanınıza gelenleri beğenmiyor musunuz?” diye sordum.
“Ben sizi, hepinizi de çok beğendim.”
“Beni bile mi?”
Hafif çılgın bir adamdı konuşan. Ha, galiba insanları öldürüp öldürdüklerini mumyalıyordu.
“Evet, tabii ki seni bile.”
“Beni daha bitirmedin, seni bekliyorum!” dedi bir kız.
Soluktu, çok soluktu. Ama onu hemen tanıdım.
“Seni unutmadım, sadece doğru zamanı bekliyorum.”
“Birbirimizi seviyoruz. Sadece bizi hatırlamanı istiyoruz. Canlı olduğumuzu bilmeni.”
O da benim yarattığım Lady Macbeth idi. Benim hayallerimde canlandırdığım… Ellerinde kan vardı. O öyle güzeldi.
“Tamam,” dedim. Ve boynumda konaklayan atıma bindim.
Geldiğimde hatırlıyordum. Her şeyi…