30.07.2025

Mısır unu, yumurta, bir çay kaşığı karbonat, iki yemek kaşığı yoğurt, biraz tereyağı…
Basit bir şeydi. Bu ekmeği yoğurmaya bile gerek yoktu. Yumurtaları biraz çırpmak yeterdi. Sıvı bir hamur olacaktı. Yağlanmış, kızdırılmış tavada uysalca şekil alacaktı. Yine de içinde başka bir şeyler de olacaktı bu basit ekmeğin. Bir şeyler işte. Sevgi kabilinden bir şeyler. Ya da inanç…
Bir tür büyü…
Sonra onu temiz bir beze saracaktı ki kokusunu herkes duyabilsin. Poşete asla koymazdı.
Ve dışarıya çıkacak, dört aradan sonra sola dönecek, sağdaki yedinci apartmana girecekti. Hâlâ sıcacık olacaktı elindeki o yamru yumru ekmek.
İki notalık çan sesini gizleyen zilin düğmesine gereken sertlikte ama şefkatle dokunacak ve kulakları şenlenecekti.
Sonra o cazırtı ve tıkırtıyla demir kapı onun itmesini bekleyecekti açılmak için.
Ve merdivenler…
Apartman kokacaktı. Gideceği dairenin kapısı açık olacak, onu bekleyen bir adamı çerçeveleyecekti,.
Adam, hevesle alacaktı elinden bezi. Geri geri gidip onu buyur edecekti. O eve girecek, içini pırpır ettiren o Hindistan cevizli sıvı sabun ve yumuşacık musluğu açarak elde ettiği suyla ellerini yıkayacak, her nedense hep sert olan havluyla kurulanacaktı. O işini bitirdiğinde adam ekmeği eliyle bölmüş olacaktı çoktan. Eli terazi gibi olacaktı. Eşit…
Ve göz göze, sessizce ekmeği bitireceklerdi.
Sonra çalışmaya başlayacaklardı. Bir şey üzerinde işte. Devamlı değişen.
Gereksiz bir tek kelime etmeden…
Sonra, işleri bitince, veda etmeden çıkacaktı evden.
Önce o ölecekti. Adam yemeğin gelmediği için üzülmeyecekti.
Edilmeyen kelimeler için bile değil.
Adam çok üzülecekti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir