İnci, bir arkadaşına doğum günü hediyesi almak için dükkanları dolaşıyordu. Eşsiz bir hediye olsun istiyordu; çünkü hayatında yapmayı sevdiği nadir şeylerden birisiydi hediye almak.
Dolaşa dolaşa çıkmaz bir sokağa girdi. Orada köhne bir dükkan vardı. Dükkânın tabelasında: “Nadide eşyalar ve sanat eserleri satılır” yazmaktaydı.
İçeriye girdi.
Dükkânın sahibi uzun boylu, ince yapılı, zarif, yaşlı bir kadındı. Yaşını gösteren tek şey, makul ve dikkatli bakan masmavi gözleriydi.
“İyi günler hanımefendi. Dükkânınızda hesaplı şeyler var mıdır acaba?”
“Elbette, her kesimden insan dükkanımdan alışveriş yapabilir.”
İnci dükkâna şöyle bir göz gezdirdi. Ortalık tertemizdi. Raflarda doldurulmuş hayvanlar, üzerlerine çeşitli figürler işlenmiş deri ciltli defterler, garip vazolar, olağandışı yaratıkları sergileyen resimler, eksantrik biblolar, değerli taş ve madenlerden yapılmış eşyalar ve daha birçok şey durmaktaydı.
Burada arkadaşının beğeneceği bir sürü şey vardı.
Dükkândaki şeylere teker teker, etraflıca bakmaya başladı.
Arkadaşı yılanları çok severdi. İnci bunu bildiğinden ona üç başlı devasa bir yılanı ve onu, üç başı arasında en tehditkâr görünen başından kavrayan akıl almaz güzellikteki bir genç kızı gösteren, ucuz olmakla birlikte harikulade, yağlı boya bir tablo aldı.
Resmin bedelini ödemek için abanoz tezgâha yaklaştığında onu gördü. Tezgâhın arkasında, bir duvara dayanmış öylece duruyordu.
Keten bir örtüye sarılmış, bire bir ölçülerinde, onun boyundan beş-altı santim kadar uzun bir heykel.
İnci’nin dikkatini çeken, bu heykelin örtüye sarılmış olmasıydı.
Ona daha dikkatli baktı. Muhtemelen mermerden yapılmıştı.
“Şuradaki heykel neden örtüye sarılmış?”
“İade edecektim onu.”
“Neden?”
“Hiç kimse almadı çünkü. Paketleyip gönderecektim.”
“Onu ne kadara satarsınız bana?”
“Almak mı istiyorsun? Hiç bakmadan mı?”
“Evet, ne kadar?”
“Hiç kimse beğenmiyor onu; çünkü sıradan. Farklı hiçbir şeyi yok. Alelade bir heykel işte. Madem çok istiyorsun, sendeki tüm parayı verip onu al; ama beğenmediğin taktirde geri almam bilesin.”
“Tamam…”
İnci, tüm parasını orada kadına verdi. Hiç parası kalmamıştı.
Ne yapacaktı şimdi? Bu heykeli nasıl taşıyacaktı?
Evi de çok uzaktı buraya. Bu kadar büyük bir şeyi değil taşımak, yerinden bile kıpırdatamazdı.
Kadına heykeli paketlemesini rica etti. Kadın, heykeli paketlerken İnci, bir yandan kadını izliyor, bir yandan da paketi nasıl evine götüreceğini düşünüyordu.
***
İnci yirmi bir yaşındaydı. Alelade diyebileceğimiz, göze çarpacak nitelikte olmayan bir yüzü vardı. Kısa boyluydu. Gözleri griydi. Saçları ise kahverengi. Elleri uzun ve inceydi.
Bir üniversitenin Tıp bölümünün ikinci sınıfında okumaktaydı. Gerektiği kadar başarılıydı.
Yakın arkadaşı yoktu. Hatta hiç arkadaşı yoktu. Bir arkadaşa hiç ihtiyaç duymamıştı çünkü.
Hiçbir zaman istememişti her şeyini paylaşacağı bir arkadaş.
Birisiyle en ufak bir düşüncesini içtenlikle paylaşma düşüncesi bile garip gelirdi ona.
O herkesle iyi geçinirdi. Zorunluluktan doğan bir ilişkiydi insanlarla olan ilişkisi.
Ailesiyle bile böyle bir ilişkisi vardı.
Ama kim olursa olsun, İnci, ona söyleme zahmetine katlanan herkesin doğum gününü bilir ve hiçbirinin doğum gününü unutmaksızın hepsine uygun bir şeyler verirdi. Herkesin ne isteyebileceğini bilir ve her zaman en isabetli hediyeyi alırdı.
Aslında, teker teker herkesin doğum gününü hatırlamak ve onlara uygun hediyeler seçmek hiç de zor bir şey değildi İnci için.
Umumi hayatı formalitelerden ibaretti zaten. Gerçi İnci hediye seçmeyi asla formaliteden saymamıştı. İnsanların çoğundan fazla severdi birisine bir hediye vermeyi. Hatta bu bir tutkuydu İnci için.
Belki de, onu bu insanlara, yani çevresindeki hayatı yaşayan insanlara bağlayan yegâne şey birisine uygun hediye alma tutkusuydu.
Kimbilir…
***
O öylece düşünürken yaşlı kadın heykeli paketlemişti bile. İnci’nin arkadaşına aldığı resmi de bir hediye paketine sarıp torbaya koyarak İnci’ye verdikten sonra bir daha kıza bakmadı.
İnci, heykeli kaldırmayı denedi. Yerinden bir milim olsun kımıldatamadı.
Çaresizce yaşlı kadına dönerek sordu:
“Siz bunu nasıl götürmeyi düşünüyordunuz?”
“Oğlum götürecekti arabasıyla.”
“Gelecek mi oğlunuz?”
“Hayır; çünkü aramadım.”
Tam o sırada içeriye orta yaşlı bir adam girdi. Adam dükkândaki şeylere bir göz gezdirdikten sonra dükkândan çıkacaktı ki, gözüne genç kız ilişti.
Kaldıramayacağı kadar ağır ve büyük bir paketin yanında, elinde bir torba, öylece duruyordu kız. Dokunsan ağlayacaktı.
Adam kıza yaklaştı.
“Bu paketi nereye götüreceksin?”
“Evime; ama bu çok ağır ve evim de çok uzak.”
“Yardım edebilir miyim?”
“Elbette, çok iyi olur.”
“Pekala, o zaman bunu arabama taşıyalım. Acaba siz de yardım eder misiniz hanımefendi?”
Üçü birlikte paketi arabaya yerleştirdiler.
Eve vardıkları zaman, ikisi için çok ağır olan paketi zorlukla içeri taşıdılar . Evde kimse yoktu. Paketi İnci’nin odasına, pencerenin kuytusuna yerleştirdiler.
İnci arkadaşına aldığı hediyeyi adama armağan etti. Adam paketi açtığında gözleri ışıldamıştı:
“Kızım çok beğenecek. Bugün onun doğum günü! Beni büyük bir eziyetten kurtardın. O çok zor beğenir ama bunu beğenecektir. Yılanları çok sever çünkü.”
“Aslında ben size teşekkür etmeliyim. Siz olmasaydınız, belki ben hâlâ o dükkânda bekliyor olurdum.”
“Demek ki ikimizde bu alışverişten kazançlı çıktık,”
“Evet…”
“Peki öyleyse, hoşça kal.”
“Güle güle…”
Ve adam gitti.
İnci, odasında bir ileri bir geri yürüyor, gözlerini bir türlü paketten ayıramıyordu. Açsa mıydı acaba? O anı elinden geldiğince geciktirmeye çalışıyordu.
Bu heykel uğruna, ev arkadaşına alacağı hediyeden vazgeçmişti. Bu heykel uğruna, bir ay gereken parayı harcamıştı. Hiç görmediği bir şey uğruna… Neden? Hangi akla uyup da almıştı bu şeyi! Üstelik satıcı kadının dediğine göre insanlar beğenmemişti bile onu.
Ne demişti yaşlı kadın: “Alelade bir heykel işte.”
Her şeye rağmen onu görmeliydi.
Neden sonra paketi yavaşça açmaya başladı. Önce, en dıştaki kartonu çıkardı keserek. Arkasından baloncuklu kağıdı sıyırdı üzerinden.
Sonunda sıra örtüye gelmişti.
İnci bir an durdu. Sonra çabucak örtüyü çözdü.
İşte karşısındaydı heykel. Yüz yüze duruyorlardı işte.
İnci sadece ani bir dürtüyle, hiç görmeksizin aldığı bu heykele baktı. Kahverengi mermerden yapılmıştı. Bir adamdı.
Belindeki, adamın görülmemesi gereken yerlerini örten, deri şeritle tutturulmuş bir deri parçası hariç, çırılçıplaktı. Kim bilir kim sarmıştı bu şeyi. Tıpkı ilkel kavimlerdeki insanların kıyafetleri gibiydi adamın giysileri.
Bakışlarını adamın yüzüne çevirdi. Gözleri kapalıydı. Kirpikleri ve kaşları mermere tel tel oyulmuşlardı. Çok güzel görünüyorlardı.
İnci ansızın bu kirpiklerin gizlediği gözleri çok merak etti.
Atmaca burunluydu. Elmacık kemikleri çıkıktı. Hatları çok güçlü ve keskindi. Yaşı belli değildi.
Sonra bakışlarını bir kere daha adamın vücuduna çevirdi. Vücudunun ayrıntıları mermere öyle bir ustalıkla oyulmuştu ki, karşısında canlı bir insan da olabilirdi pekala. Kasları büyük bir kedininki gibi gelişmiş ve zarif, vücudu tıpkı bir kedininki gibi çevik ve narindi. Parmakları ince ve uzundu. Elleriyse güçlü ve nasırlıydı.
Bu heykel, İnci’nin yirmi bir yıllık hayatında görüp göreceği en harikulade şeydi. Sanki bu taştan muhteşem bir canlılık fışkırıyor, İnci’nin vücudundan taşıyordu. İnci’yi büyülemişti bu taş parçası.
Genç kız taştan adamın karşısına geçti ve gözlerini o kapalı gözlere dikti. Bu gözlerin açılmalarını beklermişcesine.
Öyle ne kadar durdu bilmiyordu ama sonunda kapıda bir anahtar tıkırtısı duydu. Gelmişlerdi işte. Birden İnci’nin içini büyük bir kıskançlık duygusu kapladı. Onu kendisinden başka hiç kimse görmemeliydi. Hiç kimse!
Bir kuşun yavrularını kanatlarının altına alması gibi o da onu saklamalıydı. Onu, o keten örtüyle örttü. İşte güvendeydi. Artık hiç kimsenin dikkatini çekemezdi; çünkü duvarlar ve perde onu kısmen de olsa gizliyordu.
İşte onu çağırıyorlardı. Hemen odasından çıktı. Kapıyı özenle kapadı ve oturdukları evi paylaştıkları arkadaşlarının yanına gitti. Ev arkadaşları eve, onu almak ve doğum günü yapılacak yere götürmek için gelmişlerdi. Ve tabii ki hazırlanmak için…
İnci’nin aldığı hediyeler genelde ilginç olurdu ve herkes merak ederdi hediyeyi; ama İnci hiç kimseye ne aldığını söylemezdi. Herkesin onun üzerine gelmesine rağmen, ağzından hediyeyle ilgili tek sözcük çıkmazdı.
Doğum günlerinde ilgi odağıydı. Sadece doğum günlerinde fark edilirdi İnci. Bir de yılın bazı günlerinde…
Ama bu gün! Bugün hiçbir şey umrunda değildi.
“Bir hediye aldın mı?”
“Hayır, onun yerine başka bir şey aldım.”
“Nasıl yani?”
Heykelden bahsetmek istemiyordu; ama bahsetmek zorundaydı.
“Bir heykel aldım kendime.”
İnci’nin birine hediye almadığı görülmemişti.
Hele onun yerine kendisine bir hediye aldığını duyduklarında büsbütün şaşırdılar.
“Nerede şimdi?”
dediler şaşkınlıkla. En korktuğu soruydu işte.
“Odamda…”
“Neyse, iyi ki biz düşünüp almışız.”
dedi arkadaşlarından biri.
Ve İnci derin bir soluk koyverdi. Görmek istememişlerdi onu! Yaşasındı!
“Haydi gidelim öyleyse.”
İnci gitmek istemiyordu; ama mecburdu gitmeye.
İnci, arkadaşının doğum gününe sadece gitmek zorunda olduğu için gidiyordu. Söz konusu arkadaşını ya da arkadaşlarından herhangi birisini herhangi bir şekilde sevmezdi İnci. Nefret falan da etmezdi onlardan. Umursamazdı, hepsi o kadar. Bu ailesi için bile geçerliydi.
Onu bu dünyaya bağlayan yegâne şey, katıksız bir görev duygusuydu. Birisinin doğum gününü kutladığında ya da birisinin bir sorununu dinlediği zaman tek hissettiği şey, görevini yaptığı için duyduğu rahatlamaydı.
Her şeyi ama her şeyi, birisini öpmekten bir espriye gülmeye kadar her şeyi, garip bir kayıtsızlıkla yapardı. Küçüklüğünden beri bu durum böyle süregelmişti.
Ancak bu sadece insanlarlayken böyleydi. Söz konusu doğa olduğunda, İnci hiç kimsenin göstermeyeceği bir özenle ve hiç bıkmadan doğayı seyredebilir, onun içine girip onunla bütünleşebilirdi. İnci’ye göre insan doğadan ayrı bir şeydi.
Bu gün ilk defa bir görevini yapmak istemiyordu; çünkü görevini yapma güdüsünden çok daha önemseyeceği bir şey bulmuştu.
O heykele bakmak…
Ve o zaman, ilk defa bir şeyi zoraki yaptığını hissetti İnci. İlk defa bir şeye müdahale etmek geldi içinden. Buna rağmen, arkadaşlarıyla birlikte gitti oraya; ama kafasında sadece o vardı. Sadece onu düşünüyordu. O heykeli…
Hiçbir şeyi duymuyor, umursamıyordu. Buna rağmen programlanmış gibi görevlerini yapıyordu her zamanki alışkanlıkla.
Çevresindeki herkes çok mutlu görünüyordu. Hiç kimse onun farkında değildi her zamanki gibi. Onunsa tek istediği şey, eve gidip o büyüleyici şeye tekrar bakabilmekti.
Ansızın İnci ta içinde isyan etti. Ne işi vardı onun burada!
Bir hediye almayınca kimse onun yüzüne bile bakmamıştı. Umursadığı da yoktu zaten. Gidecekti buradan.
O heykeli seyretmek istiyordu işte o kadar. İsteğini gerçekleştirecekti.
Hiç kimseye hiçbir şey demeksizin oradan çıkıp evine gitti.
Birini uyandırmamaya çalışırmışcasına, ayaklarının ucuna basarak usul usul yürüdü.
Nihayet odasına ulaştı. Kapıyı yavaşça açtı ve içeriye süzüldü.
Odaya girer girmez değişikliği fark etmişti burnu. İçeriye yabancı bir koku sinmişti.
Garipti; ama içerisi ham deri ve erkek teri kokuyordu.
“Burada bir erkeğin ne işi var?”
diye geçirdi içinden.
Ev arkadaşlarıyla gelen oğlanın bu odaya girmesiyse mümkün değildi. Üstelik onun ham deriyle ne münasebeti olabilirdi?
Emin olmak için, neyden olacaksa, heykele yaklaştı. Odanın ışığını yakmadığı için oda zifiri karanlıktı.
Işığı yaktı ve gördüğü şey karşısında öylece kalakaldı. Heykelin yerinde sadece bir örtü yığını duruyordu. Nasıl olabilirdi bu? Belki de bir hırsız girmişti eve; ama oda gayet düzenliydi.
Gözleri yatağa ilişti. Yatakta biri yatıyordu!
İnci’nin soluğu tıkanmıştı korku ve meraktan. Neler oluyordu?
Usulca yatağa yaklaştı. Evet, o adamdı yataktaki. O taştan adam.
Ancak şimdi o, etten kemiktendi ve soluk alıyordu.
Nasıl? İnci adama biraz daha yaklaştı ve adam irkilip uyandı. Kıza dikti gözlerini. Koyu ve yoğun bir kahverengiydi adamın gözleri. Bir şeyler homurdandı.
Bu şeyler bir dil niteliği bile taşımamalarına rağmen soru doluydular. Gözlerse şaşkın olmalarına rağmen deliciydiler.
İnci ne yapacaktı şimdi? Adamın dilini bile bilmiyordu. Ya evdekilere ne diyecekti?
Adam kıza bakarak yataktan kalktı.
Vücudundaki tek giysi, beline sarılmış şeridin ucundaki deriydi elbette. İnci, adama bakakaldı. Adam o kadar heybetli olmamasına rağmen İnci’ye muhteşem görünüyordu. Vücudu harikuladeydi. Vahşi ve tetikteydi. Kasları bir yay gibi gerilmişti.
Tedirginliği her halinden sezilmekteydi. Ne yapmalıydı İnci? Onu kovsa mıydı? Hayır, bu haliyle nereye gidebilirdi ki? Dışarısı buz gibiydi. Üstelik üzerinde de, yeni dünyaya çok gülünç gelen kıyafetler vardı. Arkadaşlarından birisinin kot pantolonunu, üşümesin diye de kendisinin deri montunu verebilirdi pekala.
Ona büyük geliyordu. Adama uyardı. Ama adam burada konuşulan dili bilmiyordu! Meramını nasıl anlatacaktı? Boş versindi. Ona neydi.
Adamla aynı boyda bir kız arkadaşı vardı bereket versin.
Onun pantolonlarından bir tane aldı. Deri montun altına bir şeyler bulmalıydı adama giydirecek. Aynı arkadaşının bir de beyaz gömleği vardı.
Onu da aldı. Adama getirdi ve işaretlerle onları giymesi gerektiğini anlatmaya çalıştı.
Adam bir giysilere bir İnci’ye bakıyordu. Nasıl giyileceklerini bilmiyordu ki.
İnci, adamı giydirmeyi düşündü. Sonra salacaktı dışarı gitsin.
Ona neydi.
Korka korka adama yaklaştı ve belindeki şeridi çözmeye koyuldu. Adam şaşkınlıkla baktı kıza. İnci başını çevirerek deriden peştamali çıkarttı. Adamı giydirdi. Adam giysiler içinde rahatsız görünüyordu. Ona dar geliyorlardı çünkü.
Onları yırtarak çıkardı üzerinden ve İnci’nin elinden eski giysisini alarak şeridi tekrar beline sardı. Ondan sonra da İnci’ye meydan okuyan bir bakışla baktı. İnci giysileri bir yere sakladı.
Odasının kapısını açtı ve adama çıkmasını işaret etti.
Adam çıktı. İnci kapıyı kapattığında adam hüzünle homurdanmaya başladı. İnci pijamalarını giymeye koyuldu. Giyindikten sonra adamı içeriye alacaktı.
Çok geçmeden adamın homurtuları iniltiye dönüştü. Vahşi ve çaresiz iniltilerdi bunlar. İnci çabucak giyindi ve kapıyı açtı.
Adam odaya girdi. Bu geceliğine adamı idare edebileceğini düşündü İnci.
Yatağa girmeden önce yapılması gerekenleri yaptı. Kapıyı kilitledi ve yatağa girdi. Adam yatağı bile bozmamıştı.
Yatağı açtığında adamın kokusunu duydu. Ham deri kokusundan hariç bir kokuydu bu.
Sanki bu adam İnci’ye tanıdık gelen, ama tanıdık olduğu kadar yabancı bir yerden gelip o yerin kokusunu getirmişti ve bu koku adamın iliklerine kadar işlemişti.
Bambaşka bir kokuydu bu.
İnciye öyle geliyordu ki, bu dünyada hiçbir yer böylesine kokamazdı.
O yatağa girerken adam ona bakıyordu. Adama hiç aldırmadı. Bir yere kıvrılsındı.
Ve derin bir uykuya daldı.
Yorganının açılmasıyla gözlerini açtı. Adam yatağa girdi ve ona sokuldu.
İnci ne yapacağını bilmiyordu. Muhtemelen adamın niyeti sadece uyumaktı. Gerçekten de öyleydi. Adam hemen uyumuştu çünkü.
“Ham derinin o ham kokusu bile bu adamda güzel kokuyor.” diye geçirdi içinden İnci. “O kokuyu bile güzel yapan ne? İnsanın, bu kokunun başka bir dünyadan geldiği izlenimine kapılması mı bu kokuyu adeta güzelleştiren?”
Uyumalıydı. Yarın ilgilenirdi adamla. Şimdi uyumalıydı. Adama sokuldu ve uykuya daldı.
Güneşin ilk ışıklarıyla uyanmıştı adam. Onun kıpırdanışıyla İnci de uyandı. Garip bir şeydi yanında birisiyle uyanmak.
Kendini bildi bileli yalnız başına yatmıştı. Küçüklüğünde karanlıktan falan hiç korkmamış, bunun için de annesi ve babasının yanında hiç yatmamıştı.
Adama baktı. Acıkmış olmalıydı. Hemen kalktı, kapıyı açtı ve mutfaktan biraz yemek getirdi. Adam yemeklere öyle bir saldırıyordu ki, kıtlıktan çıkmıştı sanki.
Yemek yerken ağzına, burnuna, ellerine, her yerine bulaşmıştı yemek artıkları. Adamı banyoya götürdü. Yıkanması için ona sabun verdi. Adam sabuna şaşırarak baktı.
İnci, sabunu ondan aldı. Köpürterek kendi ellerini yıkadı ve adama verdi. Bu işten hoşlanmışa benziyordu adam. Sabunu alıp köpüklerle oynamaya başladı. Ne kadar çocuksuydu; ama çabuk olması gerekiyordu. Evdekiler hâlâ uyuyorlardı; risk almamalıydı. Onu hemen odasına götürdü. Adam işaretlerle ve inildiyerek bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Çömeliyor, kendisini kasıyor ve inliyordu. İnci sonunda anladı. Adamın tuvaleti gelmişti. Hemen alaturka tuvalete götürdü onu.
O tuvaletini yaptıktan sonra İnci suyu açtı. Adam kendisini temizledikten sonra ona ellerini yıkaması için sabunu verdi. Adam oyuncağına kavuşmuş bir çocuk misali sevinmişti. İnci onun acele etmesini istiyordu. Uyanabilirlerdi…
Sabunu adamın elinden kaptı ve adamın ellerini suya doğru itti. Sonra, adamı itip kakarak odasına götürdü.
O gün pazar olduğu için İnci evde kalmayı düşünüyordu.
Evde kalacak ve şu adamı odasından çıkarmanın bir yolunu bulacaktı. Adam doymuş ve rahatlamış bir halde yatağa uzanmıştı. İnci pijamalarını çıkarmalıydı. Bunun için de adamı odadan çıkarması gerekiyordu. Çıkardı ama adam kapıyı açmasını öğrenmişti. Açtı ve içeri girdi. Şans eseri İnci çoktan giyinmişti.
Arkadaşları uyanmışlardı. Kahvaltının hazırlanmasına yardım etmek için odasından çıkıp odayı kilitledi. Neyse ki, adam sesini bile çıkartmamıştı. Kahvaltılarını ettiler.
Evde üç kişi kalıyordu ve herkesin ayrı odası vardı. Her işi birlikte yapıyorlardı.
Arkadaşları, İnci’nin dünkü garip hali için onu sorguya çektilerse de üzerinde pek duramadılar; çünkü kendisi hakkında bir soru sorulduğunda İnci dilsizleşirdi adeta.
***
İnci garip birisiydi. Onun insanca bir davranışta bulunduğu hiç kimse tarafından görülmemişti. O kadar gündelik bir dili vardı ki… Yani ona “Ne haber?” denildiğinde, o her zaman, hiç değiştirmeksizin aynı sözcüklerle karşılık verirdi karşısındakine. Bu her şey için geçerliydi. Hiç kimse, onun beklenmedik bir sözcük söylediğine ya da ani bir hareket yaptığına tanık olmamıştı. Yani hiç kimse ağladığını ya da güldüğünü görmemişti. Gülmüşse bile, ruhtan yoksun, öylesine gülüşlerdi bunlar. Hiç katıla katıla güldüğü görülmemişti.
Tüm görevlerini aksatmadan yapardı. Doğum günlerini ya da buna benzer özel günleri asla unutmazdı; ama gariptir ki kendi doğum gününü ailesi bile gününde hatırlamazdı.
Ama o doğum günlerinde evden uzaklaşır ve ortadan kaybolurdu.
İnci’ye herkes sorununu anlatırdı. İnci çok iyi dinlerdi çünkü.
İnsanları dinlerken bir kazıkmış gibi dururdu. Hiçbir şeye tepki vermezdi. Başını bile sallamazdı; ama insanların söylediği en ufak bir şeyi aklında tutardı. Bu hiç de insanları önemsediği anlamına gelmiyordu. Önemsemediği de söylenemezdi gerçi…
Sanki bir uzay aracından tamamen kaza eseri düşmüştü buraya. O bu dünyaya ait değildi. Hepsi buydu işte.
Nedense insanlar ona sorunlarını anlattıklarında kendilerini boşluktaymış gibi hissederrlerdi. Sanki bir yerlerinden bir şey eksilmiş gibi…
Sanki İnci bir kara delikti ve onların tüm enerjilerini azar azar sömürüyordu.
Bununla beraber garip bir tatmin olmuşluk da hissederlerdi. İşte uyandırdığı bu tatmin olmuşluk hissinden dolayı İnci bağımlılık yapmıştı onlarda bir uyuşturucu misali…
Yılın bazı günlerinde çok garipleşirdi. Kendi kendisine, hiç kimsenin bilmediği, hayatlarında bile duymadığı şarkılar söylerdi. Sesi o kadar güzel olurdu ki o zamanlar…
Normalde sesi az konuşmaktan çatallaşmış çıkardı. O günler, İnci ne kadar hareketsiz olsa bile dikkati çekerdi. O zamanlar yüzüne renk gelirdi. Sanki vücudundan güçlü bir aora yayılırdı. O zamanlara özgü bir çekiciliği vardı İnci’nin. Etrafındaki bütün erkekler, ona aşık olurlardı; ama çok az sürerdi bu anlar. Her şey bittikten sonra, o aynı soğuk, tepkisiz kız olup çıkardı İnci.
***
Yemeğini bitirir bitirmez odasına gitti. İçeriye girdiğinde, adamı yatağın üzerinde bir heykel gibi uzanmış yatar buldu.
Bir heykel!
Adama dokunmak için ilerledi. Evet! Adam yine taşlaşmıştı.
Kalakaldı. Neden sonra, kahkahalarla gülmeye başladı.
Buna daha fazla ne kadar dayanabilirdi? Yeterdi artık!
Üzerini giyindi. Kapıyı kilitledi ve yürüyüşe çıktı.
Ne yapabilirdi? Bu şeyden nasıl kurtulabilirdi?
Bunları düşünerek yürüyordu. Aklından birçok şey geçiyor, ama ona hiçbir fikir akla uygun gelmiyordu.
Böylece akşamüstüne kadar, amaçsızca yürüdü.
Eve geldiğinde akşamüstüydü. Akşam yemeği yedikten sonra odasına gitti.
Adam hâlâ öylece duruyordu. Sonra biraz kitap okudu. Bilinen tek tutkusu da buydu zaten.
Kitaplar…
Saat gece on bir olmuştu. İnci üzerini giyindi. Dişlerini fırçaladı ve yatağına doğru yürüdü.
Ne yapacaktı şimdi? Yatağında o adam vardı. Çare yoktu. O soğuk taşla birlikte yatacaktı. Yatağını açamadan öylece uzandı.
Tam uykuya dalacaktı ki, bir kıpırdanma oldu. Adam gene canlanmıştı. Ama bu kadar da olamazdı ki! Sabrı fazla zorlanıyordu. Saate baktı. Tam on ikiydi. Adamı umursayacak gücü kalmamıştı. Öyle çok uykusu vardı ki! Üstelik ertesi gün okula gitmesi gerekiyordu.
Derin bir uykuya daldı İnci. Ertesi gün uyandığında, adama gene biraz meyve verdi, kendi kahvaltısını yaptı, eşyalarını hazırladı, kapıyı kilitledi ve okuluna gitti.
Derslerde anlatılanı dinleyemiyordu bir türlü. Okul çıkışında, sarışın, yakışıklı bir delikanlı İnci’ye yaklaştı. Aynı sınıftan bir kızı seviyordu. Fakat o kız, ona yüz vermiyordu.
Ve o da İnci’ye yakınmak için gelmişti buraya. İnci’ye hiç tanımadığı bir insan bile gelebilirdi. Gelir, sorununu anlatır ve çekip giderdi.
Sanki İnci bir mıknatıs, onlarsa demirdi.
Öylesine çekilirlerdi sorunları olan insanlar İnci’ye…
İnci’deki olağandışı kayıtsızlıktı çeken onları. İnsanların sorunlarını dinlediği, özel bir yeri vardı. Bir parkın kuytu bir yeriydi burası. Hiç kimsenin gözünün ilişmeyeceği bir yer.
Sorunu olan kişi, İnci’nin karşısına geçerdi. İnci müsaitse başını öne eğerdi. Müsait değilse de başını iki yana sallar ve kaşlarını kaldırırdı. Bu bir seremoniydi ve hiç değişmezdi.
Çocuk karşısına geldiğinde, İnci başını iki yana sallayıp kaşlarını kaldırdı.
Çocuksa hiçbir şey demeksizin İnci’nin yanından ayrıldı.
Bugün İnci’nin başka planları vardı. Başkalarının ipe sapa gelmeyen sorunlarından çok daha önemli bir sorunu vardı onun.
Gerçi herkesin sorunu kendisine önemli gelirdi; ama hiç kimsenin satın aldığı bir heykel canlanmazdı ki! Doğa yasalarına uygun değildi bu. Canlı kalsa iyiydi ama bu ne idüğü belli olmayan yaratık, bir canlanıyor, bir taşlaşıyordu. İnci’nin psikolojisi bozulmuştu adeta.
Keşke masallardaki gibi belli bir zamana göre canlanıp taşlaşsaydı. Belki de öyleydi.
Mesela, adam gece tam on ikide canlanmıştı. Belki de sabah on ikide de taşlaşıyordu.
Gerçekten de öyleyse, İnci’nin işi daha da kolaylaşırdı.
Adamın taşlaşıp canlandığı saatleri izlemeye karar verdi; ama şimdi adamı düşünmek istemiyordu. Şimdi yürümek istiyordu.
Gerçek hayata ilişkin hiçbir şey düşünmeksizin yürümek…
Adamın hayali gözlerinin önünden gitmiyordu bir türlü! Gitmiyordu işte! Ne kadar can sıkıcı bir şeydi bu! Aynı zamanda da ne kadar huzur verici!
O koku… Ne kadar esrarengizdi! Of! Ne oluyordu böyle? Delirmeye mi başlamıştı acaba? Düş müydü bu yaşadıkları?
İnci önüne bile bakmaksızın yürüyor, yürüyordu. Gözleri yukarıya, masmavi göğe çevrilmişti. Uçan kuşları ve göğün maviliğini ilk kez görmüşçesine izliyordu.
Oysa tüm insanların toplamından daha sık bakardı göğe. Ona göre hava bulutlu, güneşli hiç fark etmezdi. Gökte bulut varsa bulutların oluşturduğu şekilleri, gökyüzü masmaviyse, bu kez de göğün maviliğini izlerdi.
En çok da gökkuşağını severdi İnci. Ve yağmurda ıslanmayı. Ve yağmurdan sonraki o kokuyu!
“Keşke yağmur yağsa!” diye geçirdi içinden İnci. Ama böyle de iyiydi pekala…
Yürüyordu İnci. Nereye gittiğini düşünmeksizin yürüyordu.
Ansızın bir kuş, İnci’nin saçını yüzünden çekmek için havaya kalkmış elinin tam yanından sürtünürcesine geçip gitti. Hep böyle olurdu. Kuşlar hep böyle yapardı İnci’ye. Hep böyle çok yakınından geçerlerdi alay edercesine. Her gün bir kere mutlaka bir kuş geçerdi böyle. Mutlaka…
İnci hayatında tek bu işe kızardı. Kuşun arkasından bir yumruk salladı ve evine yollandı.
Uzun süre yürüdükten sonra evine geldi. Evde uzun boylu arkadaşı vardı.
Bulaşık yıkıyordu gürültüyle. Odasına girdi.
Heykele bakmaksızın kumbarasından, öylesine, iş olsun diye biriktirdiği paranın hepsini aldı ve dışarı süzüldü.
Para biriktirme alışkanlığı çocukluğundan kalmıştı. Para üstlerini bir tenekeye açtığı delikten içeri atmak vazgeçemediği bir alışkanlığıydı. Zaten alışkanlıklardı onu yönlendiren.
Bir pastaneye girdi. Parasının büyük bir kısmıyla, hayatında bir kere bile ağzına değdirmediği koskocaman bir çikolatalı pasta aldı. İnci çikolatadan nefret ederdi.
Daha doğrusu çikolatanın kokusundan…
Kokusunu sevmediği için, çikolatanın kendisini de tadamamıştı.
Pastasını beklerken pencereye yakın bir masa seçip oturdu. Ansızın aklına küçük bir çocuk geldi. Çocuk ona çikolata ikram etmişti bir zamanlar. İnci çikolatayı almadan önce tadının nasıl olduğunu sormuştu. Çocuksa: “İnsanı mutlu ediyor!” demişti huşuyla.
Akıl erdirememişti İnci.
“Sahte bir mutluluk.” diye düşünmüştü.
Çikolatayı koklamış, gerçek bir iğrentiyle onu bir köşeye fırlatmış ve o sıra masmavi olan göğe bakmıştı.
“İşte mutluluk!” demişti, küçük çocuğunkinden çok daha büyük bir huşûyla.
Ve o an ilk kez, zaferle kalkmış elinin birkaç santim yanından bir kuş geçmişti hızla. İnci gayri ihtiyari kuşu yakalamaya çalışmış, ama yalnızca boşluğu tutmuştu elleri.
Bu ilkti, ancak son olmayacaktı. O günden itibaren her gün mutlaka bu sahne yaşanacaktı. Her gün, bir kuş İnci’nin ellerinin birkaç santim uzağından muhteşem bir hızla, adeta umursamazca geçecek ve İnci hiçbir zaman kuşun bir tüyünü olsun yakalayamayacaktı.
İnci gözlerini gökyüzünü engelleyen tavana çevirmiş bunları düşünürken, garson ellerinde büyük bir tepsi, tepsinin içersinde de kocaman bir pastayla İnci’nin masasına doğru yürüdü.
İnci, garsonu tepsiyi masaya koyarken tepsinin çıkarttığı takırtıdan fark etti ve gri gözlerini garsonun getirdiği pastaya dikti.
“Teşekkür ederim” dedi konuşmamaktan çatallaşmış, ancak yine de güçlü bir sesle.
“İçecek bir şeyler?” dedi garson kibarca.
“Bol tarçınlı bir fincan salep.”
On beş dakika sonra garson bir fincan, dumanı tüten saleple geldi İnci’nin masasına. Bu on beş dakika içinde pastaya elini bile sürmemişti İnci.
Garson fincanı masaya koyar koymaz İnci, fincanı eline alıp büyük bir zevkle kokladı. Koklarken burun kanatları açılıp kapanıyordu. Tarçın, süt ve salep… Bu içecek tek kelimeyle insanın başını döndürüyordu. “Mutluluk bu mu?” diye düşündürüyordu insanı ve içecekten alınan her yudum, insan benliğini huşûyla dolduruyordu. En azından İnci böyle düşünüyordu.
İnci bir yudum almaksızın fincanı masaya bıraktı. Salebi ılık seviyordu o. Sıcakken tadını alamıyordu çünkü. Pastaya doğru eğildi.
Pastayı koklarken yüzü buruştu. Ne kadar da doğallıktan uzak kokuyordu. Ve ne kadar keskin…
“İnsanın burun direğini kıracak kadar!” diye düşündü İnci. “Ve insana daha önce kokladıklarını unutturacak kadar!”
İnci, pasta tepsisini ona dokunmaktan iğrenircesine serçe parmağıyla itti.
Ve salep dolu fincanı alıp ellerine, büyük yudumlarla ama ağır ağır, sindire sindire içmeye başladı.
Tam salebini bitirdiği ve hesabı ödemeye hazırlandığı sırada, pastaneye artık pek de küçük olmayan; ancak o zamanlar küçücük olan o çocuk girdi. İnci anında tanımıştı bu çocuğu. Hâlâ çikolatayı çok seviyordu anlaşılan.
Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle İnci, çocuğu, masasına bir el hareketiyle çağırdı. Oysa çocuk İnci’yi tanımamıştı. Belki bundan, belki de İnci’nin yüzünde bu gülümsemenin ne kadar eğreti durduğundan çocuk, İnci’nin masasına yaklaştığında endişeliydi.
Çocuğun yersiz endişesini fark eden İnci, bu işi çabuk bitirmeye karar verdi ve pasta tepsisini çocuğa doğru itti. Çocuk şaşırmıştı.
“Bu koca pastayı bana mı veriyorsun!?”
“Evet.”
“Emin misin?”
Küçük çocuğun aklına bile gelmiyordu birinin çikolatalı bir pastayı yemek istemeyeceği.
“Elbette, hadi al onu ve ye.”
Çocuk hiçbir şey demeksizin pastayı alıp başka bir masaya doğru yol aldı.
İnci bir süre, önünde duran boş fincana baktı. Garsona hesabı ödedi ve pastaneden çıktı.
Elleri pantalonunun ceplerinde, salebin damağında kalan tadıyla esrikleşmiş yürüyen İnci, heykeli bile düşünmüyordu şimdi. O sadece, garip bir kayıtsızlık ve esriklikle evine doğru yürüyordu.
Saat çok geç olmuştu, ancak aldırmıyordu. İlk defa bu kadar geç gidiyordu evine.
Zihninin bir yanı, arkadaşlarının ne diyeceğini düşünüp endişeleniyordu. Diğer ve çok büyük bir yanıysa, hâlâ içtiği salebi düşünüyor ve dudaklarını yalıyordu.
Sonunda eve vardı. Kapıyı anahtarıyla açtığında kulağına çalınan ilk ses, salondan yükselen televizyonun sesiydi. Ayakkabılarını ayakkabılığa yerleştirdi ve odasına yöneldi.
Kimse geç geldiğini fark etmemişti anlaşılan. Odasındaki her saat başı farklı bir kuşun sesiyle çalan saate baktığında on birdi saat. Oysa ona saat ne kadar da geç gelmişti.
Bu saati ona dayısı almıştı. İnci’ye alınan yegâne hediyeydi bu. Doğum gününden bir gün önce dayısı, İnci’yi de yanına alarak ona bir hediye almak istemişti. Aslında İnci’nin doğum günü insanlar tarafından gününde hatırlanmazdı; ancak İnci o hareketli günlerinde olduğu için dayısı ona herhangi bir şey alma ihtiyacı duymuştu. Mağazaları gezerken bir mağazanın ev eşyaları bölümünde görmüştü bu saati ve görür görmez vurulmuştu. Saat o sırada ötmekteydi çünkü. Tıpkı gerçek bir kuş gibi. Dayısından o saati istemiş, o da kabul etmişti. Çok pahalı olmasına rağmen almıştı o duvar saatini.
O günlerinde İnci’ye kimse itiraz edemezdi çünkü. Garip bir çekiciliği, buyurganlığı vardı o zamanlar. O günlerde insanlar İnci’ye erişmek için ellerinden geleni yaparlardı.
Ulaşamadıklarında, ki hiçbir zaman ulaştıkları olmazdı, İnci’ye jestler yapmaya çalışırlardı. İnci ilk ve tek o gün kullanmıştı bu geçici cazibesini ve hiç pişman olmamıştı.
Günün her saati başka bir kuş! Bu saat, hayal dünyasının nadide dekorlarından birisiydi.
***
Adama göz attı. Yere boylu boyunca uzanmıştı. Taşlaşmış bir halde yatıyordu.
“Bir saat sonra…” diye tahmin etti İnci ve kitabını kaldığı yerden okumaya koyuldu. Ta ki onun esnediğini duyana dek.
Hemen saate baktı İnci. Evet, gerçekten de saat tam on ikiydi.
Adam bitkin görünüyordu. Derhal kadim bir içgüdüyle, odadaki en yumuşak yere, İnci’nin yatağına gidip kıvrıldı. İnci alışkanlıkları uyarınca yatağa girmeye hazırlandı.
Pijamalarını orada giyiniverdi. Adam mışıl mışıl uyuyordu nasılsa. Sonra da adamı kaldırmadan yanına uzandı. Öylece, yatağı bile açmaya gerek duymadan örtülerin üzerinde uyudular.
İnci şafakla birlikte uyandı ve adamı seyretmeye koyuldu. Ne güzel uyuyordu. Ne kadar dingindi yüzü ve solukları ne kadar düzenliydi.
Adama hayatında hiç kimseye duymadığı bir sevgiyle bakarken adam üzerindeki bakışları hissetmiş olacak, uyandı; ama o kadar yavaş uyandı ki bu bakışlardan ona zarar gelmeyeceğini bilir gibiydi.
Önce gözlerini açtı. Sonra yavaşça yekindi ve yatakta oturur hale geldi. İnci’ye mahmur gülümsedi.
Gülümserken ne kadar da…
“Keşke bir heykel olmasa!” diye geçirdi içinden İnci.
O gizemli koku artık odaya sinmişti. Bu kokudan ayrılma düşüncesi bile korkunçtu İnci için.
Belki başka birisi bu kokudan o kadar etkilenmezdi.
“Hayır!” dedi İnci. “Burnu olmayan biri bile bu kokudan etkilenir.”
Denemek istedi bir an. Arkadaşlarından birisini odaya çağırmak ve kokudan etkilenip etkilenmeyeceğini görmek.
Adamı elbise dolabına sokmak zor olmadı. Adam ona güveniyordu çünkü.
Daha doğrusu, “O şimdi yorgun ve elbise dolabım da rahat bir yer” diye düşündü İnci.
Arkadaşlarından uzun boylu olanı şarkı söylüyordu bağırarak. Hedef belirlenmişti. Sadece bir bahane bulması gerekiyordu. Yüksek bir raftan bir şey alması için yardımını istemeye karar verdi. Eski ders notları!
Hemen arkadaşının yanına giderek onu kendi odasına çağırdı. Arkadaşı odaya girdiğinde gayet rahattı. Yani herhangi bir şeyden etkilenmişe ya da bir farklılık sezmişe benzemiyordu. Mutlu bir günündeydi. Gülüyor ve İnci’yle konuşuyordu. İnci’ye kısa boyu için takılıp duruyordu her zamanki gibi. İşini bitirdikten ve biraz konuştuktan sonra, arkadaşı odadan çıktı. Kahvaltılarını yapıp üniversiteye gittiler.
İnci derslere girmeyecekti. Heykeli aldığı dükkâna gidecek ve o yaşlı kadına bu heykeli nereden aldığını soracaktı. Olur da her şey tıkırında giderse bu heykeli yapanı bulacaktı.
Dükkânı fazla aramadan buldu. İçeri girdiğinde hiç müşteri olmadığını görünce sevindi.
Yaşlı kadın tezgâhın başında oturmuş kitap okuyordu. Dükkânın kapısındaki çanın sesini duyunca kitaptan başını kaldırıp İnci’ye baktı.
İnci, abanoz tezgâhın önüne, yaşlı kadının tam karşısına gelip durdu.
“Merhaba, ben sizden birkaç gün önce bir heykel almıştım. Bire bir ölçülerinde ve iade edilmek üzere örtüye sarılmış bir…”
“Evet evet hatırladım seni. Ne istiyorsun peki?”
“O heykeli nereden aldığınızı öğrenmek istiyorum.”
“Onu mu? Genç bir adam dükkanıma getirdi ve bana düşük bir fiyata sattı.”
“Adresi sizde yoktur değil mi?”
“Hayır var. Delikanlı bana insanların beğenmemesi ihtimalinde iade etmem için vermişti.”
“Bir sakıncası yoksa o adresi bana verebilir miydiniz?”
“Tabii, neden? Beğenmedin mi o heykeli? Sana demiştim o çok fazla sıradan diye.”
“Evet, haklıymışsınız!” dedi İnci.
“Siz geri almayacağınızı söylediğinizden, ben de…”
Tam bu arada telefon çaldı. Arayan yaşlı kadının oğlu olmalıydı.
Kadın telefonu kapattıktan sonra, kalın bir not defterini karıştırdı ve oradan bir yaprak koparıp İnci’ye verdi.
“İşte adres burada yazılı.”
“Teşekkür ederim hanımefendi. Acaba size bir soru daha sorabilir miyim?”
“Tabii.”
“Bu heykeli o genç adam yaklaşık olarak ne zaman size getirmişti?”
“Bir ay oluyor.”
“Peki… Peki heykelde bir tuhaflık gördünüz mü?”
“Nasıl bir tuhaflık?”
“Herhangi bir şey.”
“Yoo, görmedim. Tam tersi, o fazla sıradan bir heykel. Emek verilerek yapıldığı muhakkak ama dikkati çekmiyor işte.”
“Peki neden onu iade etmeye karar verdiniz?”
“İzlenmeye değecek bir çekiciliği yok. Dükkânım bir çıkmaz sokakta olmasına rağmen müşterilerim çoktur ve çoğu da sanattan anlayan, daimi müşterilerdir. Buna rağmen hiç kimsenin dikkatini çekmedi.”
“Peki, adres için teşekkür ederim.”
“Rica ederim kızım. Kolay gelsin.”
“Sağ olun.”
Ardından İnci, elindeki kağıdın direktiflerine uyarak, alçak bir bahçe kapısının önüne geldi. Kapıyı açtı ve içeri girdi.
İki katlı bir binaydı burası. Binanın giriş kapısının yanındaki duvarda iki tane zil görünüyordu.
Zillerin birisinde “ev” diğerindeyse “atölye” yazılıydı.
İnci “ev” yazan zile bastı ve beklemeye koyuldu.
Çok geçmeden kapı uzun boylu, güçlü kuvvetli bir delikanlı tarafından açıldı.
“Buyrun, ne istiyorsunuz?”
“Ben… Ben buraya yapmış olduğunuz bir heykelden bahsetmeye geldim. Heykel biraz şey… Biraz garip… O…”
“Konuşmanız gereken kişi ben değilim” dedi delikanlı gülümseyerek.
“Benimle gelin, sizi ona götüreceğim.”
İnci adamın peşi sıra eve girdi. Dikkatini çeken ilk şey, evin kokusuydu. Çeşit çeşit şeyin bir araya gelmesiyle, iyi ya da kötü diyemeyeceğimiz kadar, koklanmadık bir kokuyla kokuyordu ev. Taze ahşabın o insanın içine işleyen kokusu, çiçek, mum, yağlı boya, süt, çok hafif vernik ve tiner, meyve yeni pişmiş yemek ve daha İnci’nin burnu tarafından bile çözümlenememiş bir sürü koku…
İnci’nin burnu bu kokuyu almaktan hoşnuttu. Yaşamın, hareketin, hummalı bir çalışmanın ve her nedense el değmemiş bir sırrın kokusu sinmişti buraya.
Genç adamın peşinden, uzun bir koridorun ucuna kadar ilerledi. Koridorun zemini ahşap parkelerle döşenmişti ve zemine ahşap boyayla çeşitli figürler yapılmıştı.
İnci figürlere göz attığında gördü ki, bu resimleri yapan kişi, bu zemini bir ormanın zeminine benzetmeye çalışmış ve hatırı sayılır derecede başarılı olmuştu. Kuru yapraklar, böcekler, gür yabani otlar, ağaç kökleri, küçük bir su birikintisi yani bir orman zemininde olması gereken her şey yapılmıştı buraya. Hele bir figür vardı ki, onun sadece bir resim olduğunu anlamadan önce bir an irkilmişti İnci. Otların arasından bir yılanın başı görünüyordu. Öylesine ustalıkla yapılmıştı ki resim! Resme biraz daha dikkatli baktığında, yılanın tüm vücudu fark edilebilirdi.
Bu resimleri ancak doğayı iyi gözlemleyen birisi yapabilirdi. Yıllarını bu işe vermiş olan birisi.
Duvarlar da tahta panellerle döşeliydi. Bu panellere de resim yapılmıştı. Buralara her türden ağaç resimleri yapmıştı o usta ressam. Tek bir kişinin elinden çıktığı o kadar belliydi ki! Öyle bir uyum vardı ki bu resimlerde! Bir vücuttaki organların birbirlerine uygunluğu gibiydi tıpkı. Paneller ve parkeler öylesine ustalıkla yerleştirilmişti ki yerlerine, ek yerleri fark edilmiyordu bile.
İnci merak edip gözlerini yüksek tavana kaldırdı. Orada da tahta paneller vardı ve onlara da resimler yapılmıştı. Yıldız resimleri… Bununla birlikte, bu resimler ahşap boyayla değil, alçıya benzeyen bir malzemeyle, çok daha belirgin olarak yapılmıştı. Yıldızlar, gezegenler ve uydular; tıpkı bir gök haritasında dizildiği gibi dizilmişlerdi tavana.
İnci bu resimleri yapanın titizliğine ve ustalığına büyük bir saygı duyduğunu hissetti.
Koridorun uzunluğu on metre kadar vardı. Genişliği ise yaklaşık olarak beş metreydi.
En uçta ahşap bir kapı vardı. Kapıya devasa bir sfenks oyulmuştu. Bu evi yapanın elinden çıkmış olmalıydı bu da. Bu sfenksi üç boyutlu olarak kapının tahtasına oymuştu sanatçı.
Bir kadının başına, bir aslanın gövdesine, bir kartalın kanatlarına ve bir yılanın kuyruğuna sahipti sfenks. Devasaydı ve müthişti. Kapıyı boydan boya kaplıyordu.
Sfenksin yüzüne bakmak için kafanı kaldırmak zorundaydın adeta. Bir insanın başının iki misliydi başı. Boyuna göre orantılı, küçük ve zarif bir yüzü vardı. Saçları, bir aslan yelesi gibi gür ve dalgalıydı. Gövdesini bir örtü misali örtüyordu. Kuyruğuna değecek kadar uzundu. Hatta saçlarının gürlüğünden ötürü sadece pullu kuyruğunun sivri ucu görünüyordu. Kuyruğu bir iğne gibi sivri ve tehditkârdı. Kanatları vücudunun yanlarında katlı duruyordu. Bir kartalın kanatlarına bakılarak yapılmıştı kanatları; ama boyları bir kartalın kanatlarının dört-beş misliydi. Yandan profili görüntülenmişti kapıya. Yani sadece bir kanadı, bir kolu ve bir ayağı; yüzünün sadece bir tarafı görünüyordu. Görülen kolunu, daha doğrusu ön ayağını, dirseğe kadar zemine yerleştirmişti. Böylece devasa pençesini sergilemiş oluyordu. Bedeninin üst yanını havaya dikmiş, böylece başını tam karşıya çevirmişti. Gözleri kapalıydı. Daha doğrusu görülen gözü…
Delikanlı ayaklarının ucuna basarak bir elini sfenksin kapalı gözüne götürdü ve kibarca onu açtı.
“Bu bir devre olmalı” diye düşündü İnci; çünkü delikanlının hareketi sonucu kapalı göz açılmış ve kırmızı bir ışık yanmıştı sfenksin gözünde.
Biraz sonra kapı gürültüsüzce açıldı ve kapının aralığında uzun boylu, iri cüsseli, yaşlı bir adam göründü.
“İyi günler” diye konuştu adam sakince.
“Ben de ne zaman geleceksin diye merak ediyordum” dedi İnci’ye gülümseyerek.
İnci buna benzer hikâyelerde olduğu ya da olacağı gibi yaşlı adamın sözlerini duyduğunda afallamadı. Mesela ona:
“Beni nereden tanıyorsunuz?” ya da “Benim geleceğimi nereden bilebilirsiniz ki?” demedi.
Tüm bunların yerine, yaşlı adamın gülümsemesine karşılık vermekle yetindi.
“Merhaba” dedi yaşlı adama bir adım yaklaşıp elini uzatarak. Adamın parmakları uzun ve biçimliydi. Ellerindeki nasırlar bile ellerinin biçimliliğini bozamamışlardı. Tam bir sanatkârın elleri vardı onda.
“İçeriye buyur” dedi yaşlı adam.
Elips şeklinde bir odaydı burası ve odanın ortasında tıpkı oda gibi elips şeklinde ahşap bir masa vardı. İyi kalite bir ahşaptan yapılmıştı masa. Sağlamdı. Odanın duvarları, her zamanki gibi ahşap panellerle kaplıydı. Elips şekilli bir odanın duvarlarına ahşap paneller yerleştirmek ustalık gerektiren bir şey olmalıydı elbette.
İnci ansızın bu ahşap panellerin ağaçların kesilmesiyle yapıldığını anımsadı büyük bir üzüntüyle. Bu oda, hatta evin her tarafı ağaç kokuyordu. Ölü ağaç… Bu ağaçlar ölü müydü gerçekten? Evet, kesilmişlerdi. Ayrılmışlardı topraktan ve büyüme yetisi sonsuza dek alınmıştı ellerinden bir balta darbesiyle.
Artık yağan yağmur sevindirmeyecekti onları. Toprağın bağrından aldıkları yaşam gücünü alabilmek imkânsızdı onlar için.
Şekilleri bile değişmişti; ama hayır, ölmemişlerdi onlar. Üzerlerine yapılan bir resim onları canlandırmaya yetmişti.
Kaldı ki, üzerlerine bir resim yapılmasaydı bile ölmeyecek, canlı kalacaklardı. Evet, artık yaşayan bir ağacın parçası değildiler; ancak ne yapsalar da evrenin bir parçası olmaktan kurtulamayacaklardı. Yani yaşamaktan, canlı olmaktan kurtulamayacaklardı.
Evren canlı bir varlıksa, bundan hiçbir kuşku yoktu, bu tahtalar neden canlı olmasınlardı? Bu da demek oluyordu ki, evrende her şey, bir toz zerresine varıncaya kadar her şey canlıydı. Zira evrende her şey, koca bir ağaçtan bir atoma varıncaya kadar her şey, madde döngüsüne katılıyordu büyük bir canlılık ve devingenlikle.
Tahtalar için boş yere üzülmekten vazgeçip dikkatini içinde bulunduğu odaya ve yaşlı adama yöneltti. Yaşlı adam masanın bir ucuna geçip orada duran gösterişsiz ama rahat ve kullanışlı olan sandalyeye oturdu. İnci’ye de masanın karşı ucundaki tıpkı kendi oturduğu sandalyeye benzeyen sandalyeyi işaret etti. Zaten odada başka da sandalye yoktu.
İnci oturduktan sonra, odada kısa ve sakin bir sessizlik oldu. Neden sonra, İnci konuşması gerektiğini düşündü.
“Yapmış olduğunuz bir heykelden bahsetmek için geldim buraya. Yaptığınız heykeli satın aldığım dükkân bu adresi verdi bana.”
“Evet… Sana daha önce söylediğim gibi, seni bekliyordum.”
“Bu ne demek oluyor?”
“Sana o heykelden bahsetmem ve seçimini yapmanı sağlamam için buraya gelmen gerekiyordu.”
“Dinliyorum öyleyse.”
“Bu heykel yalnızca senin için yapıldı.”
“Benim için mi? Bu heykeli benden başka birisi de alabilirdi pekala.”
“Ama senin alman için o dükkana benim tarafımdan gönderildi. Başka biri alamazdı; zira hiçbiri onda aradığı şeyi bulamazdı. O sadece bir kişi için yapılmıştı çünkü. Senin için.”
“Neden?”
“Neden… Bu sorunun karmaşık bir cevabı var. En basit açıklaması şu: Bu heykel, sana yepyeni bir hayata başlaman için bir şans tanımak amacıyla yapıldı.”
“Yeni bir hayat mı?”
“Evet, bambaşka bir dünyada, bambaşka, yepyeni bir hayat…”
“Bambaşka bir dünya…” diye iç geçirdi İnci huşuyla.
“Evet, bambaşka bir dünya. Senin ait olduğun yer.”
“Başka bir dünya demekle tam olarak neyi kastediyorsunuz?”
“Olduğu şeyi. Yani kelimenin tam anlamıyla başka bir dünya. Başka bir evren… O adamın ve kokusunun geldiği yer yani.
“O kokuyu siz de kokladınız mı?”
“Koklamadım. O kokuyu oluşturan moleküller burnuma ulaşsaydı bile o kokudan senin etkilendiğin kadar etkilenmezdim; çünkü daha önce de dediğim gibi, o heykel yalnızca senin için yapıldı.”
“Oraya aitsem neden buradayım peki?”
“Bunu bilemem ben, sadece senin bilmen gereken şeyleri söyleyebilirim. Bunların dışında hiçbir şey bilemem. Bilmeme izin verilmez; çünkü ben sadece bir aracıyım. Zaten hayatının bir bölümünde, mutlaka bir aracı olarak sana ihtiyaç olur. Bir aracı olursun bazen, bazense bir aracıya ihtiyacın olur. Böyledir bu. Mesela, evimde gördüğün delikanlı da kendime benzeyen birisini yaratmaya ve neslimi devam ettirmeye olan ihtiyacımı karşılıyor. Yani bana benzeyen bir sanatçıya ihtiyacı var bu evrenin ve işte bu delikanlı da bu ihtiyacı karşılamam için bir aracı. İşte şimdi de senin bir aracıya, bana ihtiyacın var.”
“Anlıyorum. Peki o heykeli siz mi yaptınız?”
“Oo, hayır, tabii ki ben yapmadım. Böylesine olağandışı şeyleri yapmak elimden gelmez.”
“Kim yaptı peki?”
“Bilmiyorum.”
“Peki heykelin canlanabildiğini ve heykelin, daha doğrusu canlı halinin kokusunun bende bıraktığı etkiyi nereden biliyorsunuz? Madem siz yapmadınız, neden sizin adresinizi verdiler bana? Neden sizinle konuşuyorum?”
“Çünkü heykeli yapanla konuşamazsın.”
“Neden?”
“Nedeni biraz karmaşık.”
“Nedir?”
“…”
“Bu heykel bu dünyada yapılamayacak kadar olağandışı. Yani demek istiyorum ki, bu heykel bu dünyaya ait değil, başka bir evrende yapılmış ve bu evrene herhangi bir şekilde getirilmiş.”
“Peki sizin elinize nasıl geçebildi?”
“…O… verdi.”
“Kim?”
“Öncesi ve sonrası olan fakat bizim üzerimizde yetkisi bulunan, yani bizi yaratan, bunun için de, bize hükmetme kudreti olan varlık.”
“Öncesi ve sonrası olan demekle, o varlığı da yaratan bir varlık var mı demek istiyorsunuz?”
“Onu bir tek varlık yaratmamış olabilir. Eğer eşeyli üreyen bir varlıksa, iki varlık tarafından yaratılmıştır.”
“Ya o yaratan varlığı ya da varlıkları kim yaratmış olabilir? Hem onun öncesi ve sonrası olduğunu nereden biliyorsunuz?”
“Biliyorum; çünkü bilmemi …O… sağlıyor.”
“…O…”, bizler, “…O…”nu yaratanlar, hiçbir şey tarafından yaratılmadık; zira, hepimiz, her şey, yaratık olduğumuz kadar yaratıcıyız da. Aslında hiç kimse yaratmaz.
“Yaratmak dediğimiz şey, ‘Türetmek’tir aslında.”
“…O…’ndan heykeli ve benim hakkımdaki verileri nasıl alabildiniz?”
“Bunu istesem de açıklayamam. Üstelik bu pek de önemli değil.”
“Doğru, gerçekten de öyle. Hiç önemi yok. Ben ne yapabilirim peki?”
“Yapacak üç alternatif var: Birincisi: o heykelle yaşamak. Yani geceleri onunla uyuyup sabahları kalktığında ona yemek verip kapıyı onun üzerine kilitleyerek çıkmak ve geldiğinde onu taşlaşmış olarak görmek ki bu durum çok riskli olur diye tahmin ediyorum. Çünkü o heykelin bir ruhu ve bir zihni var. Çabuk öğreniyor yani. Kaçmaya çalışabilir ya da dikkat çekebilir. Üstelik o hiç yaşlanmayacak. Hep aynı kalacak. Sen ise…
İkincisi: o heykeli herhangi bir şekilde başından atmaya çalışmak.”
“Nasıl?”
“Onu imha edebilirsin, ya da…”
“İmha etmek mi? Ama siz daha demin onun bir zihni ve ruhu olduğunu söylediniz. Üstelik ben bizzat tanık oldum buna. Onu canlı olarak gördüm ben! Bu düpedüz cinayet olur. Bunu nasıl söyleyebilirsiniz!”
“Ya da onu birisine verebilirsin, almak isteyen olursa tabii.”
“Diyelim ki almak isteyen birisi oldu, ya onun gözleri önünde de canlanırsa?”
“Onu sadece sen canlı olarak görebilirsin.”
“Aklımın bir köşesinde onu merak edip durmak işkence gibi bir şey olur. Hem onu nasıl başkasına verebilirim! Ona bakmak hoşuma gidiyor. En çok da kokusunu duymak… Hayır! Onu hiç kimseye veremem. Bu onu tutsak etmek olur. Ruhu ve zihni olan birisini taşlaşmaya terk edemem; ama onunla sözünü ettiğiniz o evrene gidebiliriz! Zaten o bunun için yaratılmamış mıydı?”
“Evet, bunun için yaratılmıştı; ama tam olarak düşündüğün gibi değil. Evet o heykel, senin söz konusu evrene gitmeni sağlayacak. Ancak kendisi canlı olarak seninle gelemeyecek.”
“Neden?”
“Çünkü oraya gidebilmen için onun yaşam enerjisine ihtiyacın var.”
“Neden o feda edilmek zorunda? Neden her şey olduğu gibi devam etmiyor? Her şeye rağmen mutluydum ben. Ölmemesi için hiçbir şey yapamaz mıyım?”
“Hayır, hiçbir şey yapamazsın. Ölmemesini sağlayamazsın. Bu üç seçenekten birisini seçmekten başka çıkar yolun yok.”
“Peki o evrene nasıl gideceğim?”
“Saat gece on ikide, heykel canlandığı zaman, onun karşısına geçip iki elini tutarak aranızda bir bağın kurulmasını sağlayacaksın ve onun yaşam enerjisiyle oraya gideceksin. Oraya vardığındaysa o ölmüş olacak.”
“Ölmemesini umabilir miyim?”
“Ölecek. Taştan bedeni, hiç olmamışçasına yok olacak. İzi bile kalmayacak. O dükkân sahibi bile onun hakkında hiçbir şey hatırlamayacak. Hiç var olmamışçasına…
Sen de ailenin, arkadaşlarının zihninden hiç var olmamışçasına silineceksin.”
“Umrumda bile değil. Peki onun bedenine ne olacak?”
“Diğer evrende ölecek. Bedenini göreceksin. Etten ve kemikten oluşan, ölü bedenini… Onu gömeceksin ve madde döngüsüne karışacak.”
“Onu gömeceğim… Kendi ellerimle öldüreceğim onu!”
“Seçeneklerin üçünden birisini seçmek zorundasın ve en zararsızı bu.”
“Biliyorum… Gece on ikide o ölecek…”
“Bir fincan bol tarçınlı salep içer misin İnci? İyi gelir belki.”
İnci dalgınca onayladı.
“Son kez” dedi kendi kendisine. “Son kez salep içeceğim.”
“Ve bu evrenden gideceğim.”
Oraya gittiğinde buradaki yaşadıklarını unutacak mıydı acaba?
Ya onu? Onu hiçbir zaman unutmamalıydı, unutamazdı da zaten; çünkü o iki yere de aitti.
İnci onu öldürecekti. Öldürmek zorundaydı. O ölmek için gelmişti buraya ve ölecekti de. Bu dünyaya gelmeden önce yaşıyor muydu acaba? Bir ailesi var mıydı öbür dünyada? Yoksa sadece bu iş için mi yaratılmıştı?
Bu soruların yanıtlarını asla öğrenemeyecekti.
Yaşlı adam salebi getirdiğinde bunları düşünüyordu İnci. Adam fincanı İnci’nin önüne usulca bıraktı ve karşısındaki sandalyeye oturup onu izlemeye koyuldu.
“Ne kadar da yorgun görünüyor” diye düşündü yaşlı adam.
İnci, burnuna salebin kokusu ulaşır ulaşmaz her şeyi unuttu. Büyük bir açlıkla salep dolu fincanı ellerine aldı ve üzerinden buharlar tüten salebin buharını solumaya girişti.
Ansızın katıksız bir hüzün sardı benliğini. O hiç salep içmemişti. Böylesine harikulade bir şeyi tadamadan ölemezdi! Yapacağı son şey olsa bile ona kendi elleriyle bir salep yapacak ve bu muhteşem şeyi tatmasını sağlayacaktı.
Salebini büyük bir hazla içip bitirdikten sonra, evine gitmek üzere ayağa kalktı.
“Güle güle” dedi yaşlı adam.
“Orada mutlu olacaksın. Orada, buradaki yaşamından çok daha anlamlı olacak yaşamın ve eminim ki, değecek bu bedeli ödemene.
Acı ve olanları kabullenmiş bir gülümsemeyle:
“Onu öldürmekten daha yararlı olacak başka bir yolum olsaydı, oraya gitmemek pahasına da olsa, öldürmezdim onu; ama bu koşullar altında onu öldürmek en iyisi olacak. İkimiz için de… Her şey için gerçekten teşekkür ederim. Siz görevinizi yaptınız. Bu arada, resimleriniz muhteşem. Bu evrende görüp görebileceğim en muhteşem resimler. Umarım o delikanlı da sizin kadar harikulade resim yapabilir.”
“Bunun için çalışıyorum ben. Benimkilerden çok daha güzel olacak resimleri.”
“…”
“Mutlu olmanı dilerim yavrum. Ödenmesi zor bir bedel evet; ama mutlu olmalısın. Mutlu olarak aldığın her solukta onu hatırlamalısın ve bu sana daha da büyük bir mutluluk vermeli.”
“…”
“Aa, hava kararıyor! Gitmelisin.”
“Gitmeliyim. Hoşça kalın.”
“Güle güle.”
Odadan çıktığında koridordaki resimlere bir daha bakmaktan kendisini alamadı İnci. Dış kapının önünde delikanlıya da veda ettikten sonra o evden ayrıldı.
Evine gittiğinde saat on birdi. Çok acıkmıştı. Biraz yemek yedikten sonra aktardan aldığı salebi hazırladı. İki fincanlık almıştı salebi. Odasına uğramamıştı daha.
İki fincan salebi tepsiye koydu ve onları odasına doğru götürdü. Kapının kilidini açmak için tepsiyi yere koydu. Kilidi yavaşça, hiç tıkırtı çıkartmaksızın açtı, lambayı yaktı, yerden tepsiyi aldı ve içeriye girdi.
Adam yatağa uzanmıştı. Onu uyandırmaya korkarcasına, ayaklarının ucuna basarak tepsiyi masanın üzerine yerleştirdi ve geriye dönüp kapıyı içerden kilitledi.
Ne kadar rahat görünüyordu! Ne kadar sakindi yüzü!
Vücudunda, ölürken bile değişmeyecek bir sakinlik, güven ve erkeksilik hüküm sürmekteydi.
İnci ansızın merak etti. Acaba taşlaşmışken bile kalbi atıyor muydu? Kulağını onun taştan göğsüne dayayıp dinledi. Belki bu bir yanılsamaydı; ama sanki çok çok yavaş, bir iğnenin kot kumaşa düşerken çıkartacağı bir ses kadar derinden ve derin olduğu kadar duyulabilen bir sesle çarpıyordu kalbi.
Beş dakika sonraydı. Önce gözleriydi yavaşça devinen. Ardından çenesi ve diğer uzuvları, sanki daha önce hiç taşlaşmamışçasına kıpırdadılar. Sanki derin bir uykudan uyanıyorlardı.
“Birazdan yine uyuyacaklar” diye geçirdi içinden İnci emsalsiz bir hüzünle.
Yataktan kalkmadan önce, gözleri odada şöyle bir dolaştı ve İnci’nin üzerinde durdu.
Aradığını bulmuş insanların o kendinden hoşnut gülümsemesiyle gülümsedi İnci’ye ve yataktan sakince kalktı.
Vakit geçirmemeliydi İnci. “Tam on ikide” demişti yaşlı adam. Salep içmek beş dakika alırdı rahatlıkla.
Ama önemi yoktu. Soğumaması için fincanların üzerlerine örttüğü cam çay tabaklarını fincanların üzerlerinden aldı ve fincanların birisini ona verip, diğerini kendisine ayırdı.
Adam kendisine verilen fincanı merakla kokladıktan sonra, mutlulukla gülümsedi ve önce küçük yudumlarla, daha sonraları yudumlarını gitgide büyüterek ağır ağır ve gerçek bir hazla içmeye koyuldu. Salep hoşuna gitmişti anlaşılan. Gerçekten beğenmişti! O da İnci gibi içmeye kıyamıyordu adeta.
İnci dikkatini salepten çok ona vererek içiyordu. Bir an, çok kısa bir an vazgeçmeyi düşündü. Her akşam salep yapabilir ve onunla birlikte içebilirdi.
Sonsuza kadar! Ölünceye kadar! Ya İnci ölünce o ne yapardı? Tamamen bencillikti bu.
Kalbinin atışını kendi kulaklarıyla duymuştu.
Onu sonsuza kadar bu taşa hapsetme düşüncesi bile korkunçtu. Korkunçtu ama onun yaşam enerjisinin kendi bedenine akarken kendisinin o enerjiyi sömürmek zorunda oluşu da korkunçtu.
Evet, bu korkunçtu ama sadece kendisi için korkunçtu.
Diğer türlü, İnci öldüğünde o yaşayacak ve azabı korkunç olacaktı. Üstelik o sonsuza kadar bir taşın ölümsüzlüğüne sahip olacaktı; ama İnci en çok yüz yıl yaşardı ve yaşayan, unuturdu.
“Unutmak” dedi acı dolu bir küçümsemeyle İnci.
“…”
Tam bu sırada, açık olan pencereden bir çift kuş girdi odaya. İnci’nin omzuna konup kulaklarını yumuşakça kemirdiler, yavaşça ötüp uçup gittiler.
Sanki kuşlar adına vedalaşmaya gelmişlerdi.
İkisinin de fincanı aynı anda bitmişti. Vakit gelmişti işte.
İnci, fincanları yıkayıp kaldırdıktan sonra odaya geri döndü. Kapıyı bir daha içeriden kilitledi ve onu bekleyen adamın karşısına geçti. Elinden tuttu ve ayağa kaldırdı onu.
Adamın gözleri öylesine bir sevgiyle bakıyorlardı ki İnci’nin yüzüne, utanıyordu İnci. Buna rağmen karşısına geçip iki elini tuttu. Gerçekten de aralarında artık kopması mümkün olmayan bir bağ kurulmuştu. Bu bağ, adamın yaşam enerjisiyle İnci’ninkini birleştirip onların tek bir amaca yönelmelerini sağlıyordu. İkisinin bilinçaltında da o evrene nasıl gidileceği bilgisi vardı ve bu bağ ikisinin bilinçaltındaki verileri harmanlayarak o evrene giden haritayı çıkarmaya yarıyordu.
Etraflarını zifiri bir sis kapladı. Göz gözü görmüyordu artık. Ayaklarının yere basıp basmadıklarını bile bilmiyorlardı. Sanki dar, çok dar bir tüneldeydiler ve çok hızlı, belki ışık hızından bile daha hızlı gidiyorlardı bilinmeyene doğru.
Zihinleri birbirine karışmıştı. Öylesine karışmıştı ki, zihinlerinin nerede başlayıp nerede bittiği hakkında ikisinin de hiçbir fikri yoktu.
Bu karışıklıkta, o kadar çok uyarı alıyordu ki beyinleri, artık hiçbir uyarıya tepki gösteremez olmuşlardı. Bunun içindir ki en ufak bir şey bile hissetmiyorlardı artık.
Tünel bitmiş, İnci’ye sonsuz gibi gelen bir boşlukta yüzmeye başlamışlardı. Adamın kuvveti gitgide azalıyordu. Artık bağın idaresi tamamen İnci’ye geçmişti.
Sanki, İnci iki elinde iki ayrı su dolu kova tutuyordu ve adamın yaşam enerjisini içinde bulunduran kovanın dibi delikti. İnci elinden geldiğince bu deliği tıkamaya çalışıyor, ancak başaramıyordu.
Su azalıyor, azalıyordu.
Ansızın, koyverdi kendisini İnci. Azap çekmekten, unutma nankörlülüğünü göstermekten ve özlemekten ölümüne korktuğu için koyverdi…
Ve kovaların ikisini de boşaltıverdi.