19.10.2018

“Rakına buz ister misin hanım kızım?”
“Yok, buzsuz ve susuz içerim ben amcacığım, sağ olasın…”
“Peki evladım, sağlığına.”
“Sağlığınıza… Balıklar çok iyi kızarmış, ellerinize sağlık.”
“Afiyet olsun. Senin bana yaptığın şeyden sonra lafı bile olmaz, Allah razı olsun senden.”
“ne demek amca, benim işim bu.”
“Olur mu yavrum, kim hiç tanımadığı bir insan için mesleğini tehlikeye sokar?”
“Ben…”
“Eh, o belli oluyor da; neden bunu yapıyorsun be kızım? Kendimi unutup senin için korkmaya başladım. Utanıyorum… Ya bir şey olursa diye yüreğim yerinden oynuyor. Vicdan azabı beni mahveder eğer öyle bir şey olursa. Hiç başlamasak mı acaba?”


Fakir bir hanede, sallanan, ahşap bir masada oturuyorlardı. Birisi gardiyandı, diğeri ise azılı, siyasi bir mahkumun babası… Hoş, siyasi bir mahkum ne kadar azılı olabilirdi ki?
Gardiyan mahkumdan gençti. Beş ya da altı yaş kadar. Mahkumun kimliği bir sene geç çıkartılmış, kazayla yaşı geç yazılmıştı.
Gardiyanla mahkumun arasında, ilk bakışmada gerçek bir arkadaşlık peyda olmuştu. Üstelik hiçbir sebebi olmaksızın…
Oysa kadınlar; gardiyanlar ve mahkumlar pek sevmezdi birbirlerini. İyi geçinmemeleri gerekirdi. Düzen buydu ve böyle işlemeliydi.
Gardiyan, bir hafta sonra idam edilecek mahkumu hapisten kaçırmak için işbirliği yapmak için gelmişti bu fakirhaneye. Rakı ve balık eşliğinde.
İlk defa, rakı ve balık, adaletin tecellisine bir tür aracı ve teşvik edici oluyordu belki de.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir