30.05.2020

Paslı bir bisikleti vardı. Arka tarafındaki metal kısma bir kasa şerbet dolu şişe bağlar, onları belli mekânlara giderek satardı. Şerbetleri kendi elleriyle yapardı. Reyhan, demirhindi, kızılcık şerbetlerinin yanı sıra kendi tarifleri de mevcuttu. Her gün bir kasayı çoğunlukla aynı insanlara satardı.
Ben de o insanlardan biriydim ve her defasında bisikletin gidonunda asılı olan boş kaplumbağa kabuğunun neden orada olduğunu merak ederdim. Eğer o bir süs ise, tuhaf bir süsleme anlayışı vardı bu adamın. Yok değilse de; neden oradaydı?
Cesaret edip sormalıydım bir gün bu bağanın hikmetini. Sormalıydım sormasına da adamın gözlerinde beni bunu sormaktan alıkoyan tuhaf bakışlar vardı. Aslında korkunç falan değildi; ama mesafeli bir insandı işte. Konuşma tarzı, bakışları ve yaptığı meçhul ama harika şerbetler, bir şifacının gizem dolu bilgisini kendisinde barındırdığını düşündürüyordu insana. Ondan aldığım şerbetler o kadar iyiydi ki; o tarifi ya da adı belli olmayan şerbetleri her içişimde bende bir şeylerin düzeldiğini hissederdim. Hep aynı şerbeti vermezdi. Zaten insanlara da seçtirmezdi. “Bu senin kısmetin,” diyerek bir tanesini uzatırdı işte. Yani bana öyle yapardı. Muhtemelen ondan şerbet alan herkese aynısını yapıyordur diye düşünerek yazdım bunu doğrusunu isterseniz. Benim diğerlerinden farklı ne özelliğim olabilir öyle değil mi?
O bana kısmetimi verdiği zaman neden bu şerbeti verdiğini, içeriğinde ne bulunduğunu dahi soramazken; bu kaplumbağa kabuğunun hikmetini mi soracaktım?
Bir gün onu gördüğümde kasanın boş olduğunu, bana hiçbir şeyin kalmadığını fark ettim. Yanıma sokuldu ve:
“Sorunu cevaplayacağım…” deyiverdi.
Sormak istediğim sorumun ne olacağını nereden bilecekti ki? Pek ciddiye almadım onu.
“eee?” demekle yetindim.
“Çocukken bir kaplumbağayı kabuğuna bıçak sokarak öldürmüştüm. İşkence yapmıştım ona. Kabuğunu elde etmek için… Bir şeyler yapacaktım galiba.
Sonra bir rüya gördüm. Kendisini öldürdüğüm için insanlara çok az bir şey karşılığında iyilik yapmakla cezalandırmıştı beni. Rüyamdan uyandığımda her yerim ağrıyordu. Tıpkı kaplumbağanın olabileceği gibi… Ölümcül bir hastalığa yakalanmıştım sanki.
Ertesi gün aynı rüyayı gördüm. Uyandığımda yine her tarafım ağrıyordu. Sonra yine… Yine…
Ta ki kabul edene kadar…
İşte şimdiki işim ondan sonra başladı. Hemen değil tabii. Önce bitkilere falan merak sardığımı keşfettim. Yani rüyalarımda…
Sonra araştırmalar yaptım… Sonra eğitimini aldım yıllarca…
Ve işte bu işi yapmaktayım şimdi. Ne yaparsam yapayım fazla bir şey almıyorum insanlardan. Tıpkı, işte şu bağanın içinde olması gereken kaplumbağanın dediği gibi…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir