12.11.2023

Onlar…
Yıldızlara ve aya bakıp dönerek etraflarında ve çevresinde dönerek birbirlerinin,
Uluyup ya da haykırıp yıldızlara ve aya ve dönerek onlar gibi boyuna,
Nar rengi kanın akmadığı bir oyun oynuyorlardı.
***
Cırcır böceklerinin öttüğü bir yaz gecesiydi. Deringece dört ayağı ve gövdesiyle koşuyor, koşuyordu.
Peşinde koştuğu bir canlı vardı ama onu yemek niyetiyle koşmuyordu. Tek istediği önüne çıkmaktı. Ondan sonrasına onu yakaladıktan sonra karar verebilirdi… Belki de üzerine çıkar ve biraz tepinirdi. Ya da pençelerinden biriyle tembel tembel tutar ve utkuyla uluyup onu kızdırırdı. Önemli olan o değildi şimdilik. Tek düşündüğü onu tutmaktı.
Ve uzun bir sıçrayış… Ve evet! Yakalamıştı işte! Onun yumuşacık, tüysüz bedeni pençelerinin arasındaydı. Yere yapıştırıp ona zarar vermeyecek şekilde üzerinde biraz tepindikten sonra pençesiyle yumuşak bedenini ormanın yumuşak zeminine sabitleye- rek utkuyla ulumuştu tam da onu yakalarken planladığı gibi. O ise yerde, pençesinin altında debelenmekle meşguldü.
Biraz zaman geçtikten sonra da bıraktı yavaşça.
Pençelerinin altında debelenen şey, dişi bir insandı. İnce yapılıydı ama kaslıydı. Saçlarını bir deriyle toplamıştı. Kulaklarında oyularak şekillendirilmiş kemikten küpeler asılıydı. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Çırılçıplaktı yani…
Kurtla aralarında hayvan-sahip ilişkisi falan yoktu. Bu daha çok oyun arkadaşlığına benzetilebilirdi. Karışık bir grubun iki üyesiydiler.
Biraz sonra, yanlarına altı genç kurt daha geldi ve kadını da aralarına alarak bir çember oluşturdular. Aralarında yer yer boşluklar vardı. Sonra iki genç adam ve üç çocuk daha gelip çembere katıldı. Çember tamamlanmışa benziyordu bir tek boşluk dışında… İşte bu güruh bu boşluğu dolduracak olanı bekliyordu.
Ay gökten çekilmeye başlarken bir kurt daha göründü. Burnuyla dört yavru kurdu itiyordu. Geride kalan olursa onu hafifçe ısırarak yürümeye teşvik ediyordu. Bu dişi kurt, yavruları çemberin ortasına ittikten sonra kendi de boşluğu doldurdu.
Ve dönmeye başladılar… Dönüyor, dönüyorlardı yavruların etrafında. Tanıdık bir oyuna benziyordu bu. Bir dayanıklılık savaşına…
Aksine, bir tür dayanışma hazırlığındaydı bu birbirlerine kaynaşmış garip grup.
Bildik kurt oyununda olduğu gibi çember dönecek, dönecekti. Ta ki halkadaki en zayıf olan yere düşene kadar… İşte ondan sonra değişecekti her şey. Ondan sonra bildik oyunda olduğu gibi en zayıf olan yenmeyecek ya da ortada bırakılmayacaktı.
Tam tersine, onu daha kuvvetli hale getirmek için grup olarak çaba harcanacaktı.
Onunla çevikliğini ve dayanıklılığını arttırmak için oyunlar oynanacak, biraz daha fazla yemesine teşvik edilecek ve çemberde düşmeyene kadar iyi olduğuna emin olana dek çalışılacaktı üzerinde. Halka güçlendirilecekti kısacası. Böylelikle zincir de güçlü olabilecekti. Muhteşem bir dayanışma örneğiydi aralarındaki. Nasıl böyle olabilmişlerdi peki?
Her şey o genç kızla başlamıştı. Kurtların arasındaki böyle dayanıklılık savaşlarından birisine rastlamıştı genç kız. Gerçi o zaman çok daha küçüktü. On ya da on bir yaşlarındaydı o zamanlar. Genç ama cılız bir kurt düşmüştü sonunda. Diğer kurtlar onun üzerine üşüştüklerinde, kız bir ağacın tepesinde olduğu halde birkaç sopayı birbirine vurarak ve gürültü çıkararak korkutmuştu diğer kurtları. Hemen kaçmışlardı sesin kaynağını kes- tiremediklerinden korkuyla.
Küçük kız hemen kurdun yanına gidip yaralarını tedavi ederek onun kendine gelmesini sağlamıştı. Kurtsa garip bir minnettarlıkla bağlanmıştı kıza önce. Sonra, nasıl oluyorsa, aralarındaki o minnettarlığın getirdiği mesafe kayboluvermişti ve çok iyi birer dost oluvermişlerdi kurtla insan.
Sürülerine dişi bir kurt daha katılmıştı aynı nedenle. Onu da bir çemberden kurtarmışlardı ikisi.
Sonra diğerleri gelmişti sürüye… Onların da ortak noktaları çemberdi. Ardından civar kasabadan sokakta büyümek zorunda kalmış, yani insanların oluşturduğu çemberden atılmış genç bir adam da katılmıştı aralarına. Onu kabul ettiklerini anlayınca kasabadaki onunla aynı koşullarda olan genç bir adamla üç çocuğa da haber vermişti ve onlar da katılmışlardı sürüye. En sonunda yavrular dünyaya gelmişti. Böylece hiç de küçük sayılmayacak bir sürü oluvermişlerdi.
Sürünün kurallarını koymak hiç de zor olmamıştı. Aslında kural falan konmamıştı. Sürüdekiler birbirlerine o kadar bağlıydı ki, zihinlerarası bir ip vardı sanki onları birbirlerine bağlayıp sürüyü oluşturan. Böyle bir uyum doğada görülmemişti. Aslında her şey böyle olsaydı hiçbir şey normal olmazdı. Bunun bilincindeydi genç kız ama yine de doğanın bir yerinde uyumlu, mükemmel bir idea olan bir şeyi yaşatmak muhteşemdi.
Sürünün bir lideri olması gerektiği için lider ilk kurdu kurtaran genç kızdı. Hiyerarşi her yerde gerekli bir şeydi çünkü.
Genç kız dişiliğinden gelen bir yumuşaklık ve idealistliğinden gelen bir kararlılıkla yönlendiriyordu sürüyü. Onlara zorbalık yapmıyor, gerek net olan vücut hareketleriyle, gerekse yumuşak bir oyunculukla durumu gayet iyi idare ediyor, sürünün birbirlerine kenetlenmelerini sağlıyordu böyle yaparak. Oğlanlardan ikisi de önceleri kızın liderliğine baş kaldırmışlardı ama kız bu tür bir şeye izin vermeyecek kadar önemsiyordu idealini. Şu an oğlanlar sadece ölmekten kurtulmuş, zayıf ve minnettar insanlardı kızın gözünde. Herkesin de rahatlıkla yapabileceği gibi minnettarlık çabucak unutulabilir, tıpkı onlara yapılanı yapar hale gelebilirlerdi oğlanlar ya da grubun diğer bireyleri. Kız bunu çok iyi biliyordu. İdealinin devamı için bu soruna bir çözüm bulması gerektiğini de gayet iyi bilse de şimdilik sadece sürüsünü ayakta tutmakla ve bu tür bir yaşamı onlara alıştırmakla, onun içlerine işlemesini sağlamakla ilgileniyordu.
Hiç de başarısız olduğu söylenemezdi. Yine de çabalarının yeterli olması çok zor görünüyordu onun fikrince. O öldükten sonra aynı yaşama devam edeceklerini hiç sanmıyordu.
Bir kere aralarında üstünlük savaşı olması işten bile değildi. Her şeyden önce kurtlarla insanlar arasında bir iktidar savaşı olacaktı.
Bir kurdun lider olması sürülerindeki insanlar tarafından mümkün değil onaylanmazdı. Belki bunu kendisi bile sindiremezdi. Evet, böyle bir şeyi o bile kabul etmezdi. Kurtlar bir insanın lider olmasına hiçbir şey demese bile bu tür bir ayrımcılık kendi ideallerine uygun değildi.
Belki de bir deneme yapabilirdi. Bir kurdu lider tayin edebilirdi ama her şeyden önce iletişim kurmakta zorlanıyorlardı bir- birleriyle. Daha doğrusu onlar kurtların neyi nasıl anladığını çözmüşlerdi ama acaba kurtlar onları çözmüş müydü? Yani dillerinden gerçekten anlıyorlar mıydı, yoksa sadece insanların çabalarıyla mı anlaşıyorlardı birbirleriyle?
Hatta gerçekten kurtların dilinden anladıklarından bile emin değildi doğrusunu söylemek gerekirse
Bunlar üzerlerinde durulması, irdelenmesi gereken sorunlardı. Belki de kendisi gereğinden fazla büyütüyordu. Sonuçta birlikte zor bir deney yapmayacaklardı ya. Sadece yaşayacaklardı
işte. Peki bu tür bir yaşam insanlara yetecek miydi?
Yiyip içip oynamak… Bu yetecek miydi insanlara? Ya sanat? O ne olacaktı? Ya tartışmalar? Fikir alış-verişleri… Gerçi eskiden de bu insanlar yaşama savaşından bu tür şeylere ayıracak zaman bulamıyorlardı. Belki de bu tür şeyleri özlemeyeceklerdi bile.
Ya onların çocukları? Onlar özleyebilirlerdi çünkü sürünün yaşamı gitgide refaha kavuşmaktaydı. Sanat ya da fikir üretmek gibi aktiviteler refahla gelen şeylerdi çünkü.
Bu tür şeylerin gerilimden doğduğu da doğruydu gerçi. Gerilme isteği, yani fazla refahın doğurduğu sıkıntı da insanın gerilmesine sebep oluyordu…
Garip bir paradokstu işte bu durum. İnsan nasıl bir yol izleyeceğini kestiremiyordu. Kurtlarla bu konuda nasıl bir ortak yol bulabilirlerdi? Kurtlar da sanatı sever miydi?
“Müziği sevdikleri bir gerçek.” diye geçirdi içinden. Uluyuşları muhteşemdi. Mükemmel bir harmoni oluşturuyorlardı bir arada uluduklarında. Tabii ki ulumalarının, o harikulade uyum gösterisinin tamamen faydacı bir amacı vardı. “İnsanların da öyle değil mi? Zaten yaptığımız hangi eylem faydacı değil ki?” diye geçirdi içinden. Acaba sürüdeki insanlar ve kurtlar bir müzik grubu oluşturabilirler miydi? O uyumu yakalayabilirler miydi?
İşte bunları düşündüğü günlerden birinde yanlarına bir adam geldi. Uzun zamandır sürüdeki insanlar dışında birisini görmemişti. Kızın aksine adam, saçlarını naylon bir şeritle toplamıştı. Arkasında sürüye katılan ilk kurt olan Deringece olduğu halde kıza doğru yaklaşıyordu.
Kızın yanına daha yaklaşmadan saygıdan yoksun ama yine de insanı küçümsemeyen bir tavırla konuşmaya başladı:
“Sürünüze katılmaya geldim.”
“Neden? Kurallarımızı bilerek mi geldin?”
“Kurallarınızı biliyorum ama neden geldiğimi bilmiyorum.”
“Bana söylemiyorsun.”
“Evet, o da olabilir.”
“Peki, önce bir çembere katıl, sonra sürünün tepkisine göre bize katılıp katılmayacağına karar verebiliriz.”
Adam kabul etti ve her akşam olduğu gibi o akşam da çember kurulduğunda o da katıldı çembere. Bu kez düşen adam olmuştu. Bu da gayet normaldi. Grubun dayanıklılığı yoktu onda.
Sürü adam için yapması gerekenleri yapmaya çalışıyordu. Ona daha fazla yemek verdiler.
Sonunda gece yarısı olmuş, herkes yorulmuştu.
Sürü bir köşede uyuyakaldığında adam hareketlendi… Yakın bir yere gömdüğü yerden bıçağını çıkarıp önce kurtların boğazlarını kesti, sonra gençlerin.
Kızın boğazını kesmeden önce onu uyandırarak kıza ölmüş olan arkadaşlarını gösterdi ve:
“Neden öldürdüm biliyor musun onları?”
Kız cevap vermedi.
“Çünkü siz bir sürüsünüz!”
“Etrafta birçok sürü var. Neden bizi yok etmeyi seçtin?”
“Sizler bu sürülerin içinde en zayıfı ve en güçlüsüsünüz. Zayıfsınız çünkü sayınız az. Güçlüsünüz çünkü yepyeni bir anlayışı takip ediyorsunuz ve bu anlayışı diğer gruplar da benimserse! O zaman tüm sürüler güçlenir. Bu da bizler, yani tüm grupların parçalanması amacıyla çalışanlar için çabamızı imkansız kılar.”
Bunları söyledi ve bıçağını kızın boğazından geçirdi.
Sürü, başarıyla yok edilmişti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir