08.11.2017

Göğe, daima göğe bakarken bir şeye çarpıp düşmemek bir mucize gibiydi onun için. Gözlerini çok hızlı hareket ettiriyor olmalıydı. Kendisinin dahi fark etmeyeceği kadar hızlı… Çünkü daima göğe bakardı o. Hatırladığı her şey gökte olup bitmişti. İnsanların yüzlerini bilmezdi. Bir çimenin nasıl olduğunu anımsamıyordu bile. Göğe, daima göğe bakardı çünkü. Kaplumbağanın, yılanın, kertenkelenin, solucanın… nasıl hayvanlar olduklarını merak dahi etmemişti. Yerdeki şeyler umurunda bile değildi. Bir yere çarpmamak ve düşmemek, akıcı bir şekilde yürümek dışında pek bir önemi yoktu onun nazarında yürüdüğü zeminin.
Ama her kuşu bilirdi. Bir ebabil kuşunu bile kaç kere havada görmüşlüğü, takip etmişliği vardı. Ebabil kuşları havadan hiç inmedikleri için onlara deli gibi imrenirdi.
Göçmen kuşları ilk o görürdü. Kuşları kendi yansımasından daha iyi bilirdi. Gerçi kendisine bile aynadan bakmış mıydı bilinmezdi. Hatırlamıyordu ki yüzünü.
Gökyüzünde uçan kuşlar, ebabil kuşu hariç, böcekler, uçaklar, uçurtmalar… sadece arka plan görüntüsüydü onun için. Onun önemsediği şey başkaydı. Bulutlar… Bulutsuz, masmavi bir gökte bile bulurdu bulutları. Diğer şeyleri bulutlara bakarken, onları okurken görmüş, istemsizce haklarındaki her şeyi kafasına yazmıştı sadece. Oysa bulutları kendini bildi bileli okuyabilirdi. Geleceği, o zamanı, insanların ne düşündüğünü… hepsini bulutlardan okurdu. Herkesin kafasının tepesinde şekillenirdi bulutlar. Bazen, birisinin mutluluğu, öfkesi… kısacası duyguları büyük olursa her yerden görülebilen, hemen kaybolmayan şekiller oluştururlardı. O şekillerin kime ait olduğunu şıp diye anlardı. O insanı tanımasa bile.
Hayvanları da okuyabilirdi bulutlar sayesinde. Her şeyi, her şeyi okurdu. Bir makine mi bozulmuş, hemen makineyi dışarıya götürür, üzerindeki buluttan makinenin sorununu şıppadanak anlar, pattadanak çözerdi.Onun için insanlarla konuşurken onların yüzlerine bakmazdı. Neden baksın ki?
Okuyamadığı bir tek şey vardı. Kendisi… Onun için aynaya dahi bakmazdı. Onun için kendi fotoğraflarını çektirmezdi. Bir cismi olduğunu unutmak isterdi hep. O sadece bakan, gözleyen, okuyan olmalıydı. Öyleydi de zaten. O öyle istiyordu.
Çok yaşlanmıştı artık. Yaşlı olduğunu bile fark etmeden… Ayaklarının titrediğini, belinin bükülüp iki büklüm kaldığını bile anlamadan. Yürüyüş hızının değiştiğini, gördüğü şeylerin azalmasından anlayabilmişti.
Bir gün geldi ki, yavaş yavaş çözülmeye başladı. Ölmüyordu, çözülüyordu. Bilinci çözülüyordu.
Bedeni mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir