Dıştan küçücük görünüp içerisi göründüğünün iki misli büyük olan dükkânları bilir misiniz? İşte otuz beş-kırk yaşlarını süren, biraz tıknazca olan, dağınık bıyıklı, gür ve dağınık kaşlı adamın ayakkabıcı dükkânı da böyle bir mekândı. Tabelasında, karikatürize edilmiş bir ayakkabının alt tarafı ve altında bir konuşma balonunun içinde ‘tok’ yazılıydı. Dükkânın ismi buydu ama sadece bir isim değildi bu. Latif Bey’in, yaptığı işin felsefesinin tezahürüydü. Latif Bey sattığı ayakkabıların hepsini kendisi yapardı. Bir kalıba göre üretmezdi. Modelleri de bulunmazdı vitrinde. Yaptığı ayakkabıları pahalı satardı; ama o ayakkabı ömür boyu garantiliydi. Latif Bey onları ucuza onarır, gereğinde üzerinde değişiklikler yapardı. Kendilerine uyan, her mevsim giyebilecekleri bir tek ayakkabı tercih eden nadir insanlar ya da kişiye özel bir ayakkabı almak isteyenler uğrarlardı Latif Bey’e.
Bu ayakkabılarının hepsinin de sesi dahi kişiye özel yapılırdı. Bir nevi ayakkabı akustiği uzmanıydı Latif Bey.
Onun için dükkânının adı Tok idi. Bir de her yönden tok, doymuş bir ayakkabı yaptığından.
Latif Bey’in kedisini tedavi etme vesilesiyle tanışmış, sonra da iyi arkadaş oluvermiştik onunla. Yine de ona neden ayakkabılarının sadece basit, oyulmamış ağaç gövdeleri ve örülmüş sazlardan yapıldığını sormaya cesaret edememiştim. Sağlam olsa da; neden bu kadar tuhaf görünümlü ayakkabılar seçtiğini merak ediyordum doğrusunu isterseniz. Hoş, başka insanlara yaptığı ayakkabılarda da böyle farklı malzemeler kullanıyordu bazen; ama onunkiler çok daha mütevazı görünüyordu.
Bir gün, o ayakkabıları giymediğini fark ettim. Basit, seri üretim bir spor ayakkabı giymişti ayaklarına. Dükkânını kapatacağını söylemişti. Durumunun kötüye gittiğini biliyordum; ama bu kadar kötü olduğunu düşünememiştim. Ne olacaktı ki zaten! Bu çağda kim ‘tok’ bir ayakkabı isterdi. Kıyafete göre ayakkabı seçilen bir çağda yaşıyorken…
Ne yalan söyleyeyim, dükkânını kapattığına değil, o spor ayakkabıları giydiğine üzülmüştüm.