Konuşmayı sevmiyordu. Kimseyle…
Belki kendi kendisine…
Gülmeyi seviyordu ama. İnsanlara gülmeyi seviyordu. Sadece konuşmak gereksiz geliyordu ona.
Bir gün bir dergide bir makale okumuştu. Kargalar, papağanlar, maymunlar ve filler diğer hayvanlara göre zekiydi ve bunun nedeni topluluk halinde yaşamalarıydı. Yani bu insanlar için de geçerliydi. Ne kadar iletişim kurarsan o kadar zeki olurdun, beynin o kadar çok gelişirdi. Bu kadar basitti. En azından bu araştırma ve türevleri böyle söylüyordu.
Oysa o iletişim kurmayı sevmezdi. Toplumla belli bir iletişimi de yoktu. Yani en aza indirgemişti her şeyi.
Peki zekası? Ona göre gayet iyi çalışan bir zihni vardı; çünkü insanları, daha doğrusu çevresini gözlemlemeyi bırakmamıştı. Sadece iletişim kurmuyordu o kadar. Kendisini kimseye anlatmaya gerek duymuyordu. Çok az işaretle çok fazla şeyi anlatmak konusunda uzmanlaştıysa, ki uzmanlaşmıştı, zekasının gelişmediği söylenemezdi. O öyle düşünüyordu en azından.
Marangozluk yapıyordu. Artık herkes hazır ürün alıyordu gerçi ama o hala eskisi gibi sürdürüyordu işini. İnsanlar seviyordu tasarlayıp yaptığı mobilyaları, satranç, tavla gibi oyunları ve daha birçok şeyi.
Ahşap oyma heykeller yapıp sergilediği de olurdu. Ya da onları kesinlikle ederinden aşağı birkaç kuruşa sattığı da…
O gün, bir çocuk gelmişti yanına ve bir örümcek heykelini beğenmişti. Aslında bu oldukça büyük figür, sadece bir heykel değildi. Aynı zamanda bir dokuma tezgahı gibi çalışıyordu. Bacaklarının uçlarındaki çengellere ince ipler takıp kolunu çevirdiğin vakit, ipince bir kumaş dokuyordu.
Bu figürü kendi yapmamıştı zaten. Yaşlı bir kadının hediyesiydi.
Kadın gelmiş, bu örümceği vermiş ve gitmişti. Aralarında ne konuştuklarını dahi hatırlamıyordu. Bu hediyeyi verirken söylediği sözleri, hediyenin altında yatan mantığı… hatta bunu bir hediye olsun diye verip vermediğine bile emin değildi.
Çocuk bunu istediğinde, ona bu örümceğin nasıl çalıştığını anlatıp herhangi bir ücret istemeden verdi. Bir kere bile denememişti örümceği ama kendi yapmadığı bir şeyden de para alacak değildi.
Çocuk, hemen bir tuhafiyeden beyaz bir makara ip alıp dükkana geri döndü ve orada denemek için izin istedi. O da merak ediyordu zaten, kabul etti ve birlikte ipi örümceğin bacaklarına karmaşık bir şekilde geçirdiler. Ardından sırtındaki kolu çevirmeye koyuldu çocuk.
Bunu yaparken aklından annesine bir eşarp dokumak geçiyordu. Mavi gözlü, ince dudaklı, incecik kemikli, küçücük bir kadındı annesi. Çocuk bunu düşünürken marangozun gözleri örümceğin bacaklarındaki ipteydi. Çocuğun annesini olduğu gibi görmüştü dokunmakta olan kumaşta. İşte kadın, ipince bir eşarbı alıyordu çocuğun elinden ve incecik dudakları, belli belirsiz kıpırdıyordu gülümsemek için.
Çocuk, önce dalgınca baktı örümceğin bacaklarında dokunan kumaşa. Sonra zihnindekini kumaşta görünce ağzı açık kaldı.
Elinde kaynar çay dolu bir çay bardağı varmışçasına örümceği atıp arkasına dahi bakmadan kaçtı.
Marangozun hep beklediği şeydi bu. Konuşmadan anlatmak… Anlatmak değil, göstermek…
Ve zihindekilerini, sadece küçücük bir kolu çevirerek dokumaya başladı.
İşte şimdi konuşmaya başlamıştı.
İnsanlar konuşurken o dokuyor, dokuduğu kumaşlarıysa, tasarladığı mobilyalara ekliyordu.
Ancak bunu yaptığı zaman toplumla iletişim kurduğunu hissedebilmişti.