Kategoriler
edebiyat Genel

18.09.2020

Bir zamanlar, okuduğum tek kitabın dünyada en çok okunan kitaplar arasında olduğunu itiraf etmekten utanmadığımı söylesem hakkımda ne düşünürsünüz? O zamanlar öyle bir insandım işte. İşe güce fazlasıyla düşmüş, merak etmeyi unutmuştum. Aslında işimden ve yeme-içme, barınma gibi ihtiyaçlarımdan başka pek az şeyi umursuyordum o zamanlar.
Okuduğum kitaptan birkaç ay sonra, biraz da o kitapla ilgili bir sebeple değişmişti hayatım. Tabii tabii… Size kitabın adını yazmayı unuttum değil mi…
Martı… Hani şu kısacık, biraz şiirsel, biraz kişisel gelişim kokan kitap var ya… Yazarını unuttum şimdi ama kesin biliyorsunuzdur zaten.
İşte bir çöpün kenarında, yaralı bir martı görünce aklıma o kitap, yani Jonatan gelmişti ve biraz da acımıştım martının devamlı çığlık atışına. Evet, devamlı açlık çığlıkları atıyordu hayvancağız. Ya da ben öyle tahmin etmiştim. Muhtemelen insanlar yüzünden yaralanmıştı; çünkü hem sağ ayağı hem de sol kanadı kırılmıştı. Sağlı sollu girişmişlerdi herhalde zavallı hayvancağıza. Ben bu tür şeylerden pek anlamazdım da; bana kalırsa epey yaşlanmış olmalıydı. Her neyse… Yanına yaklaşıp elimi uzattım. Önce bana alışmalı diye düşünmüştüm çünkü. Ondan sonra ona daha kolay yardımcı olabilirdim.
Artık çığlık atmayınca, çaprazlama bir şekilde, zarar görmemiş uzuvlarından tutarak evime taşıdım. Aslında veterinere giderdim; ama cüzdanımı evde unutmuştum. Gelmişken önce kursağına birkaç lokma sokacak, sonra da veterinere götürecektim onu.
Veteriner tedavisini yaptıktan sonra birkaç ayda iyileşeceğini söyleyip iyileşene kadar doğaya salmamamı salık vermişti. Madem öyle demişti, ben de öyle yapacaktım. Hem fena mı, evimde bir canlı daha olacaktı benim dışımda. Belki yarenlik bile ederdi bana kendi meşrebince. Bu arada adını Okyanus koymaya karar vermiştim.


Her şey iyiydi. Okyanus ile bir şekilde anlaşıyorduk; ama bir şeyler eksikti. Ben onunla kesin bir iletişim kurmayı hayal ediyordum aslında. Umutsuz bir hayal olsa da böyle istiyordum. Tahmini bir iletişim yetmiyordu bana. Böylece, bir martıyla iletişim kurmanın nasıl bir şey olacağına ilişkin bir araştırma yapmaya karar verdim. Düşünsenize, iş dışında kütüphaneye gidiyor, uzun saatler boyunca orada kalıyordum. Hayvan davranışlarına ilişkin kitaplar okuyordum tabii ama onun dışında ilişkisiz görünen ama alakalı olabileceğini düşündüğüm o kadar çok kitap okudum, internet üzerinden o kadar çok zoologun fikrini aldım ki… Bir liseyi dahi zar zor bitirmiş olan ben, zoologlarla bir bilim insanı jargonuyla konuşabilir seviyeye getirmiştim kendimi.
Veee…
Bir makine yapmıştım martılarla, yani en azından bu martıyla konuşabilmeyi sağlayan. Evet, fazlasıyla büyük bir makineydi bu; ama sonuç olarak başarmıştım. Size inanılmaz geldiğini tahmin edebiliyorum. Yine de neden olmasın ki? Ben bilim ve tekniğe bir bilim insanından ya da teknikerden çok daha önyargısız bakabildiğim için başarabilmiştim bana sorarsanız.
Ama neyse… Önemli olan bu değildi. Başarmış olmam ve Okyanus ile konuşabiliyor olmamdı mesele.
İlk sözcüğü “komik” olmuştu biliyor musunuz…
Tıpkı tahmin ettiğim gibi, bol bol gülen kuşlardı martılar. Oluşun kendisine güldüklerini anlayabilmiştim Okyanus’un konuştuklarından.
Şu kitabın yazarının sandığından çok daha iyi felsefe yapıyorlardı ayrıca. Bizden çok farklı bir şekilde icra ediyorlardı felsefeyi de. Bizler felsefe yapıyorduk; onlar felsefe icra ediyorlardı.
Varlığın ne olduğunu, kendilerinin kim olduğunu, öte dünyayı falan merak etmiyorlardı onlar. Vapurlardan atılan bir parça simitten tutun, buldukları bir ölü balığa, çöpteki yenecek bir parçaya; ya da öldürebilecekleri bir yaratığa dair her şeyin felsefesini yapıyorlardı. Aslında bu bir tür dedikodu sayılabilirdi. Belki de öyleydi; ne var ki dedikodu sözcüğü olan şeyin sadece bir kısmını karşılayabiliyordu. Onların yaptığı, yedikleri hakkında spekülasyonlar yapmaktı. Balığın ailesi hakkında meselâ. Ya da ekmeği atan çocuğun düşünceleri… Yine de; son derece isabetli olabilen spekülasyonlardı bunlar. O kadar çok daha önce düşünmediğim, ya da önyargılarımın düşünmeme izin vermediği şey öğretmişti ki bana bu yaptıkları spekülasyon tekniği sayesinde… size anlatmak için her defasında farklı bir deneme yazmam gerekir herhalde. Bu teknik dahilinde, her saniye başka şekillerde düşündükleri için önyargılarla yüklenmemişti bu yaratıklar. Bu da bir tür hafiflemeden başka bir şey değildi bana sorarsanız.
Hafifleme demişken… Artık iyileşmişti Okyanus ve gitmek istiyordu. Bense onunla daha fazla söyleşmek… O uçmak istiyordu, ben ise onu priz olmadan çalışamayan bir makineyle, tabiri caizse sınırlamak…
Bir iyilik yapmıştım ve o da benimle söyleşerek; kendi kültürünü cömertçe paylaşarak karşılığını vermişti. Karşılık istediğimden değil ama… Her neyse… Bunun ardını bırakmalı, onu salmalıydım doğaya artık. Gerisi zorla alıkoymaya girerdi ve bunu yapmaya gücüm olsa da buna hakkım yoktu…
Artık nedenini ve anlamını çok iyi bildiğim, iyimser bir kahkahayla veda etmişti bana ve deniz kıyısına doğru uçmuştu Okyanus…

Kategoriler
edebiyat Genel

02.09.2020

Çok farklı bir işe imza atmak üzereydi. Birebir ölçülerinde bir heykel yapacaktı. Kendi heykelini… Buraya kadar farklı olan bir şey yoktu tabii. Farklı olan şey heykelin pozisyonuydu. Takla atarken elleri üzerinde durduğu pozisyonda durduracaktı zaanı mermerde. Ve daha da abartıp iki elinin de sadece serçe parmakları üzerinde durmasını sağlayacaktı vücudun. Yapılması imkânsız denecek kadar zor olacağı için mi böyle bir şey yapmak istiyordu? Hayır, sadece gerçek hayatta yapamadığı bir şeyi, yapmış olmak, hatta onun da üstüne çıkmak ve çok basit bir şeyi gerçekleştirememiş vücudunun bir şeyleri telafi etmesini sağlamak istiyordu. Telafi etmeye çalıştığını dahi kimse düşünmemeliydi bile. O kadar olağanüstü bir şey çıkmalıydı ki ortaya… Sonradan gelen bir Rönesans sanatçısı gibi anılmalıydı insanların dillerinde. Her ne kadar serçe parmakları üzerinde duran bir heykel yapsa da; hiçbir şeyi olduğundan daha büyük ya da küçük yapmayacaktı. Ne serçe parmakları; ne de vücudun ağırlığını azaltsın diye diğer organları.
Nasıl bir şey çıkacağını merak etmiyordu, biliyordu. Bu planı gerçekleştirebileceğini bildiği için yapmıştı.
Heykelin karşısına geçip seyrettiğinde, daha yapmaya karar verdiği an içindeki ferahlığı henüz fark edebilmişti. Artık takla atamadığı için üzülmüyordu kırklarına gelmiş olan sanatçı.

Kategoriler
edebiyat Genel

27.07.2020

Elindeki patates filizlenmişti. Torbadaki tüm patatesler filizlenmişti…
Zehirlenme riskine rağmen onları kullanması gerekiyordu. Kendisi ve bebeği için… Başka yiyecek hiçbir şey yoktu çünkü. Bir şeyler bulacak gücü ya da bebeğin zamanı da yoktu. Birkaç dakika sonra ölmesi mümkündü. Bu filizlenmiş patatesler onu birkaç dakika daha yaşatacaksa, sonra öldürse bile, öyle olsundu. En azından elindeki her şeyi kullanmış olurdu. Patateslerin hepsini filizlerinden arındırmaya özen gösterse de; bunun pek işe yaramayacağını biliyordu. Onları haşlamak için tencerye koydu. Sonra ezip püre yapacak, bebeğine yedirecekti. Çok az bir kısmını da kendisi yerdi belki.
Daha sütten kesilmemesi gerekirdi yavrusunun. Diğer dört çocuğunu birer yıl emzirmişti. Oysa bu sadece sekiz aylıktı ve iki aydır süt emmiyordu. Diğer yavruları ne yapıyordu acaba? Ne yiyip ne içiyorlardı?
Kırık bir sandıktan başka hiçbir şey olmayan beşik sanki küften yumuşamaya başlasa da; henüz bebeğini taşıyabiliyordu. Her ne kadar mızıldansa da; parçalanır korkusuyla sallamasa da; yorgunluktan uyuyakalmış olan, hiçbir yavrusunun olmadığı kadar hafif vücudu eline aldı. Evet, eline alacak kadar küçük ve zayıftı.
İçinden, bir anlığına, şu vücudu aç bırakmayı,; tüm püreyi midesine indirip artık başka birisi için endişelenmekten kurtulmayı geçirdi.
Dört tane çocuk getirmişti dünyaya. Yetmez miydi? Keşke şu aptal adam ölmeseydi. Ya da ölen kendisi olsaydı.
Ölüm için son umudu, yediği şu son patateslerdeydi.
Hem kendisi, hem de bebeği için…

Kategoriler
edebiyat Genel

25.07.2020

Bir arşivciydi o. Her şeyi arşivler, arşivlediği pek az şeyi deneyimlemek için, yani öylesine incelerdi. Herhangi bir şeye arşivlemek amacıyla bakmakla onu yaşamak için sindirmeye çalışmak arasında çok fazla fark vardı. O ise, bunlardan sadece biriyle ilgileniyordu.
Bir gün, bir yerde küçük bir çocuğun dayak yemesine ve hiçbir şey yapmadan; kendisini bile savunmadan; içini çeke çeke ağladığına şahit oldu.
O an içindeki sürüngen uyanıverdi. Arşivlemek aklına bile gelmedi.
Çocuğu kurtardığında, arşivlenecek bir de insana sahip olduğu anlaşılmıştı. Çocuğun sahip olduğu bir aile yoktu çünkü.
O andan itibaren arşivlemek tamamen önemini yitirdi. Önemli bir şey bulduğu içindi belki. Arşivleme çabası da; sadece bunun içindi.

Kategoriler
edebiyat Genel

23.07.2020

Bir türlü doyamadığım, muhtemelen bağımlılık yapıcı milyon katkı konulmuş bir abur cubur gibiydi. Paketinin çıkarttığı sese kurulmuş gibi ayak seslerine kurulmuştum. Ayak sesleri geldiğinde ellerim kulaklarım kaşınmaya başlıyordu. Nefesim hızlanıyordu. Evet! İşte paket açılıyordu!
İşte yaklaşıyordu!
Koku…
Koku…
Bir cümleyle başlıyordu söze doğal olarak. ‘Merhaba’
Çoğunlukla böyle selamlıyordu.
Paketin ikinci katmanı açılıyordu. Aslında bu abur cuburda bir paketin içinde paketlere sarılı birkaç çikolata vardı ve ilki açılıyordu. Onu ben açıyordum.
‘Merhaba’ diyordum gerisin geri.
Açılan paketin içinden bu kez paketle kokusu maskelenmemiş hâliyle alabiliyordum kokusunu.
‘Bugün nasıldı?’
diye soruyordum.
Dilimi uzatıp; şöyle bir tadına bakıyor, yokluyordum aynı mı tadı diye.
‘Ha evet… Ne oldu biliyor musun?’
Ve işte! Çikolatadan bir lokma alıyordum.