“Fedakârlık nedir?” diye sormuştu öğretmenimiz derse girer girmez. “Bir yanılgıdan ibarettir,” desem ne düşünürlerdi acaba? Hiçbir şey demedim. Vatandan söz ettiler. Aşktan, savaştan… Cehaletlerine, öğretmeniminki dahil, gülmekle yetindim. İçlerindeki iyimserlik ışığının sönmemesi, daima yanması için dua ettim. Gerçi bu iyimserlik miydi; yoksa cehalet mi, emin değildim. Peki ben niye böyleydim? Neden insanlar fedakârlıkla aşılanırken ben aşılanmamıştım? Hayat bana tuhaf mı davranmıştı? Herhangi bir şey mi yaşamıştım? Doğrusunu sorarsanız hiçbir şey yaşamamıştım. Fedakâr insanları gözlemlemiştim sadece. Ve fedakâr olmayanları… Fedakâr olmayanların fedakârlarla aralarındaki tek fark hakimiyet, otorite ve bilgiydi.
Kategori: Mikro Öykü
22.09.2018
Şampuanı köpürtürken gözlerini açık tutmaya çabalıyordu her defasında. Tırnaklarını keserken her birini kökünden, kanata kanata kesiyor, tıraş olurken yüzünü en az üç yerinden kesiyordu. Koşu bandından bant onu atmadan inmiyor, her defasında yorgunluktan kendisine gelemediği için bant yarım saat boşta çalışıyordu. İşte herkese teklifsizce çay-kahve taşıdığından artık çaycı bile bazen ona iş buyuruyor, yetmezmiş gibi bir sürü insan kendi işini ona yıkıyordu. O da kabul ediyordu çünkü. Üstesinden bir türlü gelemediği, kendisini affetmeyi bir türlü beceremediği bir şey vardı. Belki de ömrünün sonuna kadar asla affedemeyeceği…
21.09.2018
Bu kamyonda benim borum öter arkadaş! Bu kamyona benim istemediğim hiçbir şey giremez! Hiçbir şey! Padişahı benim ulan buranın! Geçen adamın birisi evini taşıyacaktı. Kedisini sokmak istedi. Pis kedisini… Hem onu dövdüm, hem kediyi öldürdüm, hem de eşyalarının hepsini olduğu gibi yere atıp; basıp gittim. Sonra bir gün bir karı kamyona oturdu. Leş gibi kokuyordu … Hemen çıkarıp üzerine işedim. Sonra da ona temizlettim. Madem bu işi yapıyor, edebiyle temiz olacak arkadaşım. Nerelere eşya taşımadım ki ben be. Gitmediğim, görmediğim yer kalmadı. Param da vardır ha bir yerlerde. Ama napacam parayı? Kamyonum var benim, yeter. Ölene kadar kamyon sürsem gam …
18.09.2018
Kuşlar uçarken zemin yok olmuştu. Zemin unutulmuştu. Tüm kuşlar zemini unuttuğunda, kanatlar durdu.
13.09.2018
Sessiz bir kadın, iyi bir anne, kötü bir “kendi” idi. Yani kendisine kötü bir insan idi. Adını bile zor anımsardı sorduklarında. Kendi adını… Sanki kulağına hiç üflememişlercesine unutuverirdi. Budha’nın öğretisini uygulamaya o kadar yakındı ki… İyiden ve kötüden, acıdan ve tatlıdan, hüzünden ve mutluluktan… tüm zıtlıklardan arınmış, benliğinden çıkmıştı. Ya da bir adım sonra çıkacaktı. Yalnızlaşmıştı. Kendisini bile yalnız bırakmıştı.
07.09.2018
Karınca, bakteri ve yosunlardan başka pek az şeyin yaşadığı bir yerdi burası. Muhtemelen insan eliyle bu hale gelmişti ve radyoaktif bir sebeple böyle olduğuna kalıbımı basabilirdim. tam yirmi üç yıldır bölge karantina altındaydı. Bunun nedeni oranın canlılarındaki üreme bozukluklarıydı. Zaten pek bir şey de yoktu ki… Oradan geçip de oranın bir böceğini yiyen bir kuşta bile hemen sorunlar baş göstermeye başlıyordu. Onun için, özel kıyafetli insanlar tahsis edilmişti oradan geçip etkileşime giren canlıları öldürsünler diye. Bir gün, birkaç aydır o çorak arazinin ortasında, harika renkleri bulunan, daha önce görülen ya da bir şekilde kaydedilen hiçbir mantara benzemeyen bir mantar bitmişti. …
01.08.2018
Yağmurun yağışını şehrin ortasındayken pek sevmem. Kim sever ki? Yağmur toprağın üzerine damladığında güzeldir, herkes de bunu bilir… Asfaltın üzerindeyken tuhaf görünür. Doğal değilmiş gibi, yabancı olan, doğal olmayan asfalt değil de oymuş gibi. Belki de doğrudur. Şehrin doğal ortamında insan asfalta değil de yağmura söver çünkü. Arabasının içinde seyrederken yağmur yağıyorsa mutlaka bir kere söver insan. Koltuğunda kaskatıdır. Mutlaka bir yaya ona küfredecek, mutlaka silecekler yağmurun hızına yetişmeyecek, mutlaka trafik yavaşladıkça yavaşlayacak; tıkandıkça tıkanacaktır. Hülasa, yağmur daima bir sorun olacaktır.
30.07.2018
Amaçsızca yürürken; elimin üstünde ılık bir nefesin hissiyle irkildim. Kafasını öne eğmiş elimi koklayan bir Sibirya Kurdu’na aitti bu nefes. Başıboş bir kurt… Hem de safkan… Ne köpek ne kurt… Hem köpek hem kurt… Gözlerinin buz mavisi… Ah o mavide kıvılcımlanan hiçbir şeyden etkilenmeyeceğini ilan eden ışıklar… Neden benim elimi koklamıştı ki bu hayvan? Neden bu kadar yaklaşmıştı bana? Yani, şikayet ettiğimden değil de… Belki de… Canım sıkıldığında, bana eşlik etmesini istediğim bir ruhtaş aradığımda bende ortaya çıkan uluma isteğinin kokusunu almıştı. Malum siyasi görüşle hiç alakası olmayan bir kurt sevgisinin kokusunu almış olmalıydı ta içimde. Belki de onun ne …
29.07.2018
Her gün iş yerimdeki penceremin önüne kaçak bir cennet papağanı gelirdi. Karakteristik, tiz sesiyle küçücük öter, adeta benden bir tepki beklerdi. En azından ben öyle olmasını, benimle iletişim kurmak istediğini farz etmek isterdim. Bulunduğum yerde bir sürü kaçak papağan vardı. Her nedense buralarda kümelenmişti cennet papağanları. Pencereme gelen papağanı yakalamak istemeye başlamıştım kaç zamandır. Bir dosta ihtiyacım vardı. Evet, iş yerimde bir sürü insan bulunuyordu; ama onlar insandı işte. İnsandan dost olmazdı. İnsanlar söz konusu olduğunda, bir sürü değişken oluyordu ve benim değişkenlere tahammülüm hiçbir zaman olmamıştı. Kalın bir çorabın içine koyacağım çekirdekleri, pencereme asmak suretiyle hazırladığım bir tuzakla yakalayacaktım …
25.07.2018
Delici bir baş ağrısı, yakasını bir türlü bırakmıyordu. Yazamıyor, yazamıyordu. Yazmak şöyle dursun, düşünemiyordu. O da bunun üzerine bunları yazmakla yetinmeye karar verdi bugünlük. Yine de kendisini yenemeyerek şunu sordu: Düşünemeyen hissedebilir miydi?