‘Denizden yeni mi çıkmıştı, neydi;’ diye başlar hani o şiir. Onu gördüğümde, yanımdan geçerken havasını kokladığımda hep o şiir gelir aklıma. Deniz gibi kokar. Oysa adı Toprak. Ne kadar ironik değil mi? Şiirin aksine o bir kız değil, iri yarı bir adam. Elleri de şiirdeki gibidir. Balık kılçıklarını anımsatır insana. Bunun nedenini sormaya cesaret edemedim hiç. Bir sürü işte çalıştığını biliyorum ama. Çocukken bir trende çalışırmış önceleri. Sonra büyüyüp makinist olmuş. Tren ona dar gelmiş, gitmiş bir lüna parka makine sorumlusu olarak iş bulmuş. Ondan sonra bir sürü iş yapmış. En son da… Şimdi emekli işte. Kahvede oturuyoruz birlikte bazen. …
Ay: Haziran 2020
19.06.2020
Yaşlı olsam da sokaklarda yaşayan bir köpeğe göre son derece genç göründüğümü söyleyebilirim. Bunun nedeni biraz kendi seçimlerim, biraz genetik mirasım, biraz da şansım… İnşaatta çalışanların, hamalların ve buna benzeyen teriyle hayatta kalan insanların ellerini yaladığımdan da olabilir. Yapabildiğim kadarıyla kuşları ve sağlıklı hayvanları öldürerek yaşadığımdan da… Biliyorum, şimdi kesin soracaksınız kendi kendinize. El yalamakla, hayvan öldürmekle genç görünmenin nasıl bir ilişkisi var? Tuz dostlarım… Cevap tuz… İnsanlar bizleri akıllarıyla evcilleştirdiklerini zannederler. Onların ellerini yalamamız bir nevi yaltaklanmanın, sevginin gereğidir onlara göre. Bu şekilde inanmak isterler. Oysa asıl sebep tuzdur… Gerçek, sağlıklı tuz… Bizler terlemeyiz. Kendi terimizi yalayamayız böylece. Ya …
18.06.2020
Oltu taşından takılar, çoğunlukla tesbihler yapıp satardı. Küçücük boncuklara harfler oyar, onları, boncuk boncuk, iplere, tellere ya da misinalara dizerek kelime ve cümlelere dönüştürürdü. Takıların ya da tesbihlerin bir yerlerine, çoğunlukla klipslerine veya imamelerine küçük bir büyüteç aynacık koyardı. İşte onlarla bu harfleri okumayı kolaylaştırmaya çalışırdı. İnsanların takılarında ya da tesbihlerinde ne yazdığını bilmesini isterdi elbet ama daha çok yazmakla ilgilenirdi o. Doksan dokuzluk tesbihlere Allah’ın doksan dokuz ismini yazardı. Onun dışındaki tesbihlere farklı şeyler yazmayı tercih ederdi. İyi ahlaktan, şiddetin değil, düşünerek eyleme geçmenin öneminden bahseden küçük kıssalar ya da hikâyeler. Sadece bu yazılanların çoğunlukla otuz üç sözcük olmasına …
17.06.2020
Bir anlık gülümsemesini görebilmek için, o mutluluktan cıvıldayan sesiyle sarf ettiği bir tek kelimeyi duyabilmek için arabasıyla kilometrelerce yol yapmaktaydı. Zamanı, yakıtı ya da başkalarının ne diyeceğini zerrece umursamıyordu. Sadece o vardı aklında, yalnızca onu görüyordu karşısında. Yol sadece basit bir detaydı. Cama yapıştırdığı, kendi elleriyle yaptığı orta boy kalp yastığın üzerinde basılı olan bir fotoğrafı vardı. Araba hareket ettikçe bir öne bir arkaya gidiyordu. Tıpkı gerçek hayatta kendisine yaptığı gibi… Ona, çok sevdiğini bildiğinden kendi elleriyle yaptığı turunç reçelini götürmekteydi. Kavanozun üzerindeki basit kendiliğinden yapışkanlı kağıda kendi elleriyle karakalem resimlerini yapmıştı. Resim yapmaktan iyi anlardı. İkisi yan yana durmaktaydı. …
16.06.2020
Takunyaya benzer yüksek topuklu terlikler giyerdi. Takunya ahşaptan yapılmasına rağmen onun giydiği terlikler esnek ve dayanıklı bir materyalden yapılmıştı. Bunun sebebi bir canlıya basarsa onu öldürmemekti. Çalıştığı yerde fazlaca bulunan insan pisliklerine ayağının temas etmemesi için olmasa terlik falan giymezdi. Tuhaf bir yerde çalışıyordu. Daha doğrusu çalışmaya mecbur kalmıştı. Dünyayı gezerken rastlamıştı buraya ve bir adama tutuluvermişti. Aniden ayağının zemini bulamaması ve hop… kendisini bir çukurda bulması gibi… Adam buranın sahibiydi… İnsan kusmukları ve çiğnenip tükürülmüş kırmızı uyuşturucu bir otun oluşturduğu yığınlardan görünmüyordu zemin. Bir han-bar karışımı bir yerdi. O da garsonluk yapmaktaydı. Yakın dövüşte ve silah kullanmakta başarılı olduğundan …
15.06.2020
Nefessiz kalmıştı. Eşinin öldüğünü söylediklerinde ne yapacağını bilememişti. Profesyonel asker olan o değil miydi? Aniden ölmesi gereken… Yani en azından ölse kimse şaşmazdı. Bu işinin doğasıydı. Oysa bir öğretmen olan eşiydi ölen. Hem de ani bir kurşunla… Şaka gibi gelmişti ona duyduğunda. Kulaklarında en sevdiği takı olan, çocukken ona kendisinin hediye ettiği baykuşlu bir küpe vardı. Sol kulağındaki yamulmuştu. Sıyrılmış kulağından kanı temizlenerek teslim edilmişti ona. Kimseye aldırmadan kulağını deldirip kendisi takmıştı. Bir daha da göreve gitmemiş, emekliliğini istemişti. Artık alkolik bir adamdı. Rakıdan başkasını içmezdi önceleri ama şimdi köpek öldüren içiyordu. belki daha çabuk ölürdü. Daima beli ağrıyordu artık. …
14.06.2020
Yağmur yağıyordu. Dışarda tek başına yürüyordu. Çok bildik bir sahneyi yaşamaktaydı. Filmlerde ve kitaplarda yaşanıp duran bir sahneydi bu. Gözyaşları yağmura karışmaktaydı. Neden ağladığı ise kendisi için dahi bir muamma idi. Polar hırkası sırılsıklamdı. Yağmuru açlıkla emmiş olmasına rağmen ıslaklık ona ulaşmamış, hırka daha doymamıştı. Nedenini bilmese de ağladıkça rahatlıyor, adeta içinden bir şeyler uzaklaşıyordu. O kadar çok ağlamıştı ki, birkaç damla gözyaşı yere düşmüştü. Belki de bir böceğin üstüne inmiş, böcek ise onu düşen on binlerce damladan biri zannetmişti. Bir yerlerde okuduğu gözyaşı şişelerinden bir tane olsaydı keşke yanında. Nadir olan gözyaşlarını biriktirebilmek için… Acaba hayatındaki gözyaşlarını toplasa bir …
13.06.2020
Canı sıkılıyordu. Yapacağı hiçbir şey kalmamıştı sanki oğlu evden gittikten sonra. Nasıl da tüm hayatı o oluvermişti? Buna nasıl izin verebilmişti. Elbette çocuğu için her şeyi yapacaktı ama hayatını boşaltması ikisinin de işine yaramazdı ki… Önce çocukluğundan beri salonun tam ortasında durup duran, Legolardan yapılma kale maketini bozmakla başladı işe. Oğlu on sekiz yaşında olmasına rağmen o kaleye dokundurtmamıştı. Rahatsız oluyordu artık ondan. Gereksizdi varlığı. Hiçbir işe yaramaması bir yana, estetik olarak da çok kaba duruyor, ille de yer kaplıyordu. Kendisine bir dokuma tezgâhı alsa mıydı acaba? Kocası öleli yıllar olmuştu. Artık evde kendisinden başka kimse yoktu. Hem o tezgâh …
12.06.2020
Yaşadıkları topraklara sahip olan devletin tüm imkânlarını kaçak olarak kullanıyorlardı. Kendilerine Kunduzi diyorlardı. Onları bir araya toplayan üç kişiden biri olan adamın lakabıydı Kunduz. Lider ve bir nevi bu topluluğun fikir babası o olduğundan onun ismi konulmuştu. Bir de kunduzların yaptıklarını tam olarak uyguladıklarından… Bir kunduz nasıl baraj kurarsa onlar da kendilerine barınak kuruyor, tıpkı onlar gibi etraflarını kendilerine göre şekillendiriyorlardı. Aralarında işbirliği yapmışlardı bu üçlü, topluluklarını iyi yönetebilmek için. İsimleri yoktu. Sadece lakapları vardı. Kimlikleri bile yoktu ki… Ahmer, topluluklarındaki insanlardan sorumlu olan adamdı. İş bölümü, evlilikler, anlaşmazlıklar… Ahmer kızıl demekti. Et rengi… Kanı, eti, duygu ve heyecanı temsil …
11.06.2020
Hizmetlileri çağırmak için kullanılan türden tiz ve talepkâr bir sesi bulunan bir çanı vardı. Bazen bomboş ve küçücük, damı akan kulübesinde onu sallar ve birilerinin gelip ona hizmet ettiğini hayal ederdi. Bu saçma sapan çana hiç de azımsanmayacak bir para vermişti. Açlıktan ağzının koktuğu bir zamanda hem de. Kendi aç karnını doyurmaktansa birilerine emir vermek için kullanacağı, karın doyurmayan bir nesne aldığı için mi bu kadar açtı acaba? Bir gün, yine açlıktan karnı guruldarken; hayallerini doyurmak için çanı çalmaya başladığı bir an, gerçekten bir adam beliriverdi karşısında. Önce zihnindeki hizmetçilerin görüntüsünden görmemişti adamı. Gördüğünde de bir an hiçbir şey söyleyemedi. …