10.11.2018

Aydınlık, karanlık ya da loş olmayan; ama en çok loşluk hissi barındıran bir mekandı. Yaşlı ya da genç olmayan ama bir zamanlar hem genç hem yaşlı olmuş olan adam, mutsuzdu. İçi acımasına rağmen sakinliğini yitirmemeye, olanları ve olacakları seyretmeye devam etmeye çalışıyordu. Her şeyden azade olması gereken bir yerdeydi yaşsız adam. Ne var ki, bunu yapıp unutmaya içi elvermiyor; biteviye seyrediyordu. Kendisine uzaktan baksa ve biraz düşünse, müdahale edemeyeceği bir şeyi seyretmesinin anlamsızlığını o da taktir eder, her şeyi boş verirdi. Ya da en azından seyretmek yerine başka bir şey yapmayı, devam etmeyi tercih ederdi. Bildiği herkes öyle yapmıştı çünkü. …

Okumaya Devam Et

09.11.2018

Bana herkes ne kadar sıradan bir adam olduğumu haykırır. Tamam haykırmaz ama bakışlarıyla, hayır dudaklarıyla… ima eder. Neden bilmiyorum. Tanışırız ve… Şöyle bir dudak bükerler… Herkes böyle yapar beni gördüğünde. Anlamıyorum! Görünüşümden mi? Alçak ve ince sesimden, bir türlü sakal bıyık çıkmayan, kadınsı yüzümden mi? Birisini gördüğümde geçmesi ya da oturması için kenara çekilip yerimi verişimden mi? Herkese “Siz” şeklinde hitap edişimden, pek kısa gülüşümden, az konuşuşumdan mı? Neden! Neden! Bir kadını gördüğümde dinleyişimden, tepeden tırnağa süzmeyişimden mi? Fikrimi sadece yerinde söyleyişimden, insanların sözlerini kesmeyişimden mi? Ha belki kitap okuduğumu gördüklerinde, belki biraz o zaman dikkate alır beni bazıları. Okuduğumun …

Okumaya Devam Et

08.11.2018

Çok sevdiğim bir dostumun hediyesiydi Pulsuz. Elime hemen alışmıştı. Hem de aldığım ilk yarım saat içinde. Sevmiştik birbirimizi ama adı Pulsuz’du işte. Olmayan bir şeyinden dolayı konmuştu. Hem de benim tarafımdan… Doğuştan pulsuz olarak doğan bir yılandı. Öyleydi; ama derisi yumuşacıktı. Neden Yumuş koymamıştım? Süeti andırıyordu teni. Niye Süet falan dememiştim? Korktuğunda tostoparlak olurdu ve benim dışımdaki şeylerden pek korkardı. Neden Topik diye sevmemiştim onu? Yumuşacık bir şekilde tıslardı. Sanki sakinleştirir gibi. “Geçer ya, biraz otur ve olanları düşün, anlayacaksın aslında o kadar da büyütülmeye değmediğini,” der gibi… Ölü fareyi bile incitmemeye çalışırcasına yerdi. Gözlerindeki ışıltı bile yumuşaktı. Korkmazdı ki …

Okumaya Devam Et

07.11.2018

Kravat takmayı hiç sevmezdi; ama eşofmanla bile taksa yeriydi; çünkü boynundaki yara izini gizlemek için bulduğu çözüm oydu. Elbette eşofman giymezdi, kravatına uysun diye hep takım elbiseyle dolaşırdı dışarıda. Evinde de zaten yalnız yaşardı. Taktığı kravatlar son derece dikkat çekiciydi. Hepsini de kendi elleriyle tasarlamış, kendi elleriyle boyamış ya da işlemişti. Yaşamayı istediği hayattan sahneler vardı kravatlarında. Bir bisikletli kravatı vardı ki, o bisikletin işlenmesi aylar sürmüştü. Tasarımını da bir bisiklet tasarımcısı kazara görüp fotoğrafını çekmişti. Tüm yaratıcılığını kravatlarına vakfeder; ama kravat takmaktan nefret ederdi işte. Yaşadığı hayattan nefret ettiğindendi. Boynundaki yara izinin sebebi de bir nevi kravattı. Çalışırken; haklı …

Okumaya Devam Et

06.11.2018

Oyuncak bir at istiyordu çocuk. Gerçek atın tüylerine benzeyen bir tane bulmuştu bir oyuncakçıda ama yeterli parası yoktu. Çalıştı çocuk, çalışmak zorundaydı. Boyacılık yaptı, ayakkabı boyacılığı. Dört oyuncak nal alabilmek için binlerce iki ayağı boyadı. O ayakkabılara nal demiyorlardı; çünkü ayaklar yeterince dayanıklı, ayaklara bağlı olan kafa kendi sırtına binmeye izin verecek kadar aptal değildi. En azından öyle sanıyorlardı. Ne var ki çocuk biliyordu nalların şeklinin fark etmediğini. Kazandı çocuk. Oyuncak atını aldı. Sonra sıkıldı çocuk, attan da; nallardan da sıkıldı. Okula gitti çocuk, adam oldu. Atı da; boyadığı nalları da unuttu. Gerçek bir at aldı çocuk. Gerçek insanlara nallarını …

Okumaya Devam Et

05.11.2018

Bu okula herkes giremez, müfredatını herkes bilemezdi. Sınav, sınıf, teneffüs, devamsızlık, beslenme, kalem, defter, kitap, silgi… gibi kelimelerin kullanılmadığı, nesnelerin ya da kavramların yer almadığı bir okuldu burası. Öğretmen ve öğrenci… Elbette öğretmeni ve öğrencisi vardı bu okulun; ama bildiğimiz gibi değildi durum. Tabii ki her şeyi öğreneceksiniz. Önce okulun isminden başlayalım anlatmaya dilerseniz. ‘Güvenilirlik Okulu’ Bu okulda, önce güvenmeyi öğreniyorlardı öğrenciler; birbirlerinden… Elbette yönlendiriciler vardı başlarında; ama asıl amaç birbirlerinden öğrenmeleriydi. Güvenmeyi öğrenince de güvenilir oluveriyordun ve salıveriliyordun dünyanın dört bir bucağına. Onlara da güvenmeyi öğretiyordun. Ve… Her şeyi yavaş yavaş değiştiriyordun. Değiştiriyor muydun gerçekten? Değişiyor muydu? Bu okulu …

Okumaya Devam Et

04.11.2018

Ellerimden bir tanesini istedi tutmak için. Verdim, tuttu ve unuttu. Bense hatırladım onun unuttuğunu. Sonra bıraktı elimi. Ardından bir başkası tutup unuttu. Ben yine hatırladım… Bir de baktım ki, herkes elimi tutuyor. Onlar ellerimi tuttukça ben hatırlıyorum, onlar unutuyor. Sonra bir köpek patisini, milyonlarca tür bakteri kendilerini veriyor ellerime unutmak için. Onlar da unutuyor… Kedi, örümcek, timsah, yılan… Her şey, her şey… Her şey… Yıldızlar ışınlarını bıraktılar ellerime. Kara delikler çekmeyi unuttular elime geldiklerinde. Çare yoktu, ben de ellerimi birbirine kavuşturdum.

Okumaya Devam Et

03.11.2018

Bir hırsız oluşumun bir sürü insan için önemli olduğunu biliyorum. Hatta diğer hırsızlar için dahi önemli olsa gerek. Yani evet, hırsızlar arası bir dayanışma olsa da; hangimiz hangimize gerçekten güveniyoruz ki hırsızlar arasında? Ben kimseye güvenmiyorum. Hırsız hırsızdan çalmaz edebiyatına zerrece inanmıyorum. Yok öyle bir dava kardeşim! Niye çalmasın ki? Ona bakarsan herkes hırsız… O zaman kimse kimseden çalmasın. Bu saçmalığa da hep ayar olmuşumdur ha. Zenginden alıp fakire verme zirzopluğu da dediğim gibi zirzopluktan başka bir şey değil. Ulan sen kim oluyorsun da birisinin zengin olduğuna karar veriyorsun? Parası çok olmak mıdır zenginlik? Yahu hep saçmalık bunlar. Hangi birisinden …

Okumaya Devam Et

02.11.2018

Sokakları yamru yumruydu bu şehrin. Kuşlarının tüylerinin uçları kırılmıştı bakımsız kadın saçı gibi. Teker teker her biri… Bu şehrin insanlarının konuştuğu dil de yamru yumru, eğri büğrüydü. Düşünceleri de… Sadece gökteki yıldızlarının ışıkları dümdüz kesiyordu her şeyi. Güneşin ışıkları da… Ne var ki, sokak lambaları her şeyi bozuyordu; çünkü onlar da yamru yumru, eğri büğrüydü. Yalnızca gündüz parlayan yıldız ve gece ışıldayan yıldızlar, bir de o… O da dümdüzdü. Saçları uzun ve dümdüz, gözlerindeki bakışlar yumuşacık ve doğrudandı. Kıvrımları bile eğri büğrüden çok kıvrımlı olduğu için doğruydu. Doğruydu işte… Ona ait olan her şey doğruydu… Bense, ona baktığımda doğru, başka …

Okumaya Devam Et

01.11.2018

Onu sevmediğimi biliyor ama ondan vazgeçemiyordum. Peki neydi hissettiğim? Onu da bilmiyordum. Bazen sevmediğini bilmek yetmiyordu demek ki. Bazen sevmeyişinin bile üzerine gitmek gerekiyordu. Tamam da ne yapabilirdim ki? Konuşmaya başladım. İpe sapa gelmeyen konular açıyor, onu lafa tutuyordum. Sırf sesini dinlemek, sözlerini işitebilmek; mantığını, bakış açısını anlayabilmek için. Ya daha çok sevebilmek; ya da; “Bunu mu sevmişim ben,” diyebilmek için. Peki ne fark etmişti? Hiçbir şey…Ben hâlâ onu sevmediğimi düşünüyor, hâlâ aklımdan çıkaramıyordum. Bir tek şey değişmişti, onu daha fazla anladığımı hissediyordum. Bundan hoşnut ya da hoşnutsuz değildim ama. Onu yargılayamıyordum; çünkü kafam tam çalışmıyordu yanında. Vazgeçemeyişimin nedenini bile …

Okumaya Devam Et