Bir varmış bir yokmuş. Uçsuz bucaksız bir ülke varmış. Bu ülkenin uçsuz bucaksız olmasının sebebi, tüm ülkelerde olduğu gibi, topraklarını savaşarak elde etmesiymiş. Eh, arif olana tarif gerekmez ama bu ülkenin ordusu çok çok güçlüymüş. Her bir asker yağla kaymakla, balla lokumla beslenir, en disiplinli şekilde, eğitimin en iyisini alırmış. Sadece bir asker varmış ki, çocuk ruhluymuş. Sevmezmiş savaşı. Asker olmaya babası tarafından mecbur edilmeseymiş katiyen gitmezmiş asker ocağına. Diğer askerler hep aynı kalıptan çıkmışçasına davranırlarken, bizimki sırıtırmış onların arasında. Gerçekten sırıtırmış ama. Komutan emrederken sırıttığı için kaç kere dayak yediğini kimse saymamış. Sonunda alışmış komutanlar, kendi haline bırakmışlar. Rüzgar …
Kategori: Fantastik
12.10.2018
Güzel bir leopardı. Yetişkinken yanıma gelmiş ve kimseye zarar vermemeyi seçerek yanımda yaşamak istemişti sessizce. Şehrin ortasında, devasa bir leoparı hiç zorluk çekmeden beslemek… Trafik kazasında parçalanmış hayvanlar, öldürülmeye terk edilmiş yavrular ve çöplerle besleniyordu. İşin tuhafı, onu doyuracak kadar trafikte ezilen hayvan, can çekişen yavru oluyordu şehirde. Her çöpü yiyemiyordu doğası gereğince; ama çöpten buldukları da takviye sayılıyordu. Neden benim yanıma geldiğini bilmiyordum; ama onu kabullenip sevmiştim. Zararsız oyunlar oynuyor, rahatlamak istediğimizde vücut ısılarımızı ve soluklarımızı paylaşarak birbirimize eşlik ediyorduk. O avlanıyordu, ben çalışıyordum. Böylece geçinip gidiyorduk. Kimse onu görmüyordu…
05.10.2018
Her gece, her gece, onun bana vermiş olduğu semavere odun atar, onu yakar ve çay yapardım. Sıradan bir semaver değildi. Maneviyatı olduğu, bana onun tarafından verildiği için değil; gerçekten sıradan değildi. Kaynarken suyu girdaplanır, busbulanık olurdu. Çay olduğunda, demlenirken; suyun yüzeyi düzleşirdi. Çayın demlendiğini yüzeyinin pürüzsüz oluşundan anlardım. Ha, semaverin her yeri saydamdı; ama camdan yapılmamıştı. Yapıldığı şey bilinmedik, görülmedikti. Suyun ve çayın yüzeyi pürüzsüz olduğunda, bir şeyler görmeye başlardım. Herhangi bir yerdeki, herhangi insanların hayatlarına dalardım. İnsanları, hayvanları, yolun kenarındaki ağacı görür, konuşmalarına, havlamaları, miyavlamaları, ötüşmeleri, cırlamalarına, hışırdamalarına tanık olurdum onların. Sonra da içerdim… Yıldızlardan başka yoldaşlarım olmazdı önce. …
30.09.2018
Sadece deniz sesi çıkartmayan bir deniz kabuğu… Bir deniz kabuğunun gerçekten deniz sesi çıkarttığı bile şüpheliyken; o her sesi çıkartabiliyordu. Nereden bulmuştu onu? Ya da nasıl bir hile kullanıyordu, kimse bilmiyordu; ama bu koca deniz kabuğunu kulağına dayayan herkes farklı sesler duyuyordu ve söylenen oydu ki, bu sesler o kişinin geleceğinde duyacağı önemli sesler olacaktı. Yani aslında bir nevi geleceklerini duyuruyordu insanlara. Ben de almıştım elime ve başlamıştım incelemeye. Evet sedefti, evet yekpareydi… Muhtemelen denizden çıkarılmıştı. Kulağımı dayadığımda ilk duyduğum ses, çınıl çınıl çınlayıp kulağımı uğuldatan bir horoz sesiydi. Horoz… Şehrin ortasında bir horozun benim geleceğimde ne işi olabilirdi ki? …
25.09.2018
İnsanlığın doğasıyla ilgili günler ve geceler boyunca düşünmüştüm. Ölümle, ölümsüzlükle, yasak elmanın mahiyetiyle, kadın ve erkekle ilgili. Bunların kutsal metinlerde ve destanlardaki mesajlarıyla ilgili… Sanki sadece düşünerek tüm cevapları bulabilecektim… Ve biliyor musunuz, tam da öyle olmuştu. Cevapları sadece düşünerek olmasa da bulmuştum. Bunun için düşünmeye, uzun uzadıya düşünmeye çok şey borçluydum elbette. Düşüncelerimin sınırlarını çizen kutsal metinler; tıpkı birbirlerine paralel mendirekler gibi, düşüncelerimin gereksiz taşkınlıklarına set çekip olgunlaşmış fikirlerime demir atacak bir ortam sağlamışlardı. Kuşkusuz bilimsel araştırmalar…. Onlar olmasaydı hiçbir şey yapamazdım herhalde. Tüm bu düşünme, fikir bulma, onları bilimsel araştırma ve kanıtlarla olgunlaştırma sonrasında, elime somut bir şey …
20.09.2018
Çok çalışmıştı. Isınmıştı yine. Üç işi yapabiliyordu. Tabii ki aynı anda değil… Küçük bir odada, bir bilgisayarın yanında dururdu hep. Bir koltuğu yoktu. Sade bir sehpanın üzerindeydi. Hem tarayıcı, hem fotokopi makinesi ve hem de yazıcı olan o makinelerdendi. Genç bir yazar müsveddesinin işlerini görmekteydi. Onun ürettiklerini basmak zorunda kalmak midesini bulandırsa da… Sevgi nedir bilmeyen, egosu şişik birisiydi genç yazar. Kendi yazdıklarını bile sevemeyen; kendisini sevemeyen… Kendi adını Yoksun koyan makine, üretmekten, kendi yazdıklarını kağıtlara basmaktan acizdi ve üretme yoksunu olduğundan koymuştu bu adı kendisine. Ürettiği tek şey adıydı ve bundan gurur duymaktan bıkalı tam altı yıl olmuştu. Artık …
19.09.2018
Bebeklerin dönencelerine benzeyen bir sistemi vardı yatağının üzerinde. Bir pedalla çalışmaktaydı. Rüyalarını dokumak için icat ettiği bu alet sayesinde hayallerini, eylemlerini; yaşamını kontrol eder olmuştu. Ama bir gün bir rüya gördü. rüyasında kısa boylu bir varlık vardı. Cinsiyetsizdi. Herkesin ak sakallı dedesine benzeyen hiçbir yanı yoktu. Ta ki bir beyit okuyana kadar. “Sanma ki malikisin ömrünün, Bir nur iner, kararır günün.”
18.09.2018
Kuşlar uçarken zemin yok olmuştu. Zemin unutulmuştu. Tüm kuşlar zemini unuttuğunda, kanatlar durdu.
10.09.2018
Sırça bir köşkün nasıl olacağını merak ederdim eskiden. Şimdilerde her şey sırçadan artık. Harıl harıl çalışılan binalar sırçadan, telefon kulübeleri, otobüs durakları… sırçadan. Artık ‘sırça köşk’ diyecek olsan önce anlamayıp; sırçanın cam demek olduğunu söylediğinde gülüyorlar sana. Bahçesinde türlü çeşit bitki ve hayvanlar yetiştireceğim bir köşk olurdu bu köşk hayalimde. Kendim bile görmeyip merak ettiğim bitkileri bu hayalde, bu köşkün bahçesinde görme fırsatım olurdu. Adamotunu, kuzukulağını, etobur bitkiyi… Kızılderililer gibi makosenlerle ekip biçerdim toprağı. Kitabımı öyle okur, yazımı öyle yazar, voltamı öyle atardım. Bazen de; tıpkı bir Kızılderili gibi kulağımı toprağa dayar, geçenin hangi araba olduğunu anlamaya çalışırdım. ya da …
07.09.2018
Karınca, bakteri ve yosunlardan başka pek az şeyin yaşadığı bir yerdi burası. Muhtemelen insan eliyle bu hale gelmişti ve radyoaktif bir sebeple böyle olduğuna kalıbımı basabilirdim. tam yirmi üç yıldır bölge karantina altındaydı. Bunun nedeni oranın canlılarındaki üreme bozukluklarıydı. Zaten pek bir şey de yoktu ki… Oradan geçip de oranın bir böceğini yiyen bir kuşta bile hemen sorunlar baş göstermeye başlıyordu. Onun için, özel kıyafetli insanlar tahsis edilmişti oradan geçip etkileşime giren canlıları öldürsünler diye. Bir gün, birkaç aydır o çorak arazinin ortasında, harika renkleri bulunan, daha önce görülen ya da bir şekilde kaydedilen hiçbir mantara benzemeyen bir mantar bitmişti. …