10.10.2018

İnsanlara içten bir şekilde güzel bir tek söz söyledim mi hatırlamıyorum. Oysa bazen… O kadar çok söylemek istiyorum ki… ama sözler gelip gelip boğazımda düğümleniyor ve büyüyor… Büyüyor… O kadar çok büyüyor ki, boğazım daralıyor, bir yerden fışkırmaya çalışırken ülserleşip kabuk bağlıyor. Sonra da irinleşip kötü sözler halinde patlayıveriyor. Neden böyle oluyor? Herkes birbirine güzel sözler söyleyebilirken; ben neden bu en doğal şeyi yapamıyorum? Şimdi aklınızdan hemen çocukluğuma inmek geldi değil mi? İnin bakalım… Çocukluğumda insanlar bana oldukça ikna olduğum güzel sözler söylerdi. Dengeli olarak… Yeri geldikçe eleştirirlerdi de. Ya da kötü sözler… Yani, diğerlerinden farklı bir çocukluk yaşadığımı hiç …

Okumaya Devam Et

07.10.2018

Yıllar önce, neredeyse pancar üstüne yazılmış olduğunu düşündüğüm bir kitap okumuştum. Pan ve pancar, parfümler, krallar ve dahi tanrılar… bir sürü şey vardı kitapta. O kitaptan aklımda pek az şey kaldı belki ama bir şekilde değiştim onu okuduktan sonra. Bir gün, bir zarf içerisinde, masum bir pancarın iş yerimdeki masamın üzerinde belirmesine kadar aklıma bile gelmese de beni değiştirebilmişti kitap bir şekilde. Pancar masumdu belki ama onu koyan? Neden koymuştu bu pancarı masamın üzerine? Zarfa neden bir şey yazmamıştı? Ertesi gün, kokmayan çünkü iyi mumyalanmış bir sincap konduruluvermişti masamın ortasına başka bir pancarla birlikte. Ondan sonraki günse bir keman yayı …

Okumaya Devam Et

05.10.2018

Her gece, her gece, onun bana vermiş olduğu semavere odun atar, onu yakar ve çay yapardım. Sıradan bir semaver değildi. Maneviyatı olduğu, bana onun tarafından verildiği için değil; gerçekten sıradan değildi. Kaynarken suyu girdaplanır, busbulanık olurdu. Çay olduğunda, demlenirken; suyun yüzeyi düzleşirdi. Çayın demlendiğini yüzeyinin pürüzsüz oluşundan anlardım. Ha, semaverin her yeri saydamdı; ama camdan yapılmamıştı. Yapıldığı şey bilinmedik, görülmedikti. Suyun ve çayın yüzeyi pürüzsüz olduğunda, bir şeyler görmeye başlardım. Herhangi bir yerdeki, herhangi insanların hayatlarına dalardım. İnsanları, hayvanları, yolun kenarındaki ağacı görür, konuşmalarına, havlamaları, miyavlamaları, ötüşmeleri, cırlamalarına, hışırdamalarına tanık olurdum onların. Sonra da içerdim… Yıldızlardan başka yoldaşlarım olmazdı önce. …

Okumaya Devam Et

02.10.2018

Kaynar suya bir avuç biberiye attı. Uykusunu getirecekti biberiye. En azından o öyle umuyordu. … Tabii ki hiçbir şey olmamıştı. Her zamanki gibi… Denediği her şeyde olduğu gibi… Gece gündüz uyumuyor, ara sıra daldığı on beş-yirmi dakikalık uykularla yaşıyordu. Kişiliğindeki dengesizlikleri artık herkes kanıksamış olmasına rağmen o bunu değiştiremediğinden bu durumdan fazlasıyla rahatsız oluyordu. Her şeyi unutuyor, hemen hemen hiçbir şeyi kolay öğrenemiyordu. Ezan sesi gibi aniden yükselen sesleri duyduğunda ürküyor, bir müddet etkisinden kurtulamıyordu. Dükkanların önlerinden geçerken gürültülü müzikler duyarsa ya kaçmaya başlıyor; ya da oracıkta donakalıyordu. Velhasıl, uyuyamıyor ve bunun acısını şiddetle çekiyordu. Bir gün, bir fabrikanın dibinde …

Okumaya Devam Et

30.09.2018

Sadece deniz sesi çıkartmayan bir deniz kabuğu… Bir deniz kabuğunun gerçekten deniz sesi çıkarttığı bile şüpheliyken; o her sesi çıkartabiliyordu. Nereden bulmuştu onu? Ya da nasıl bir hile kullanıyordu, kimse bilmiyordu; ama bu koca deniz kabuğunu kulağına dayayan herkes farklı sesler duyuyordu ve söylenen oydu ki, bu sesler o kişinin geleceğinde duyacağı önemli sesler olacaktı. Yani aslında bir nevi geleceklerini duyuruyordu insanlara. Ben de almıştım elime ve başlamıştım incelemeye. Evet sedefti, evet yekpareydi… Muhtemelen denizden çıkarılmıştı. Kulağımı dayadığımda ilk duyduğum ses, çınıl çınıl çınlayıp kulağımı uğuldatan bir horoz sesiydi. Horoz… Şehrin ortasında bir horozun benim geleceğimde ne işi olabilirdi ki? …

Okumaya Devam Et

29.09.2018

Kekeme oluşumun sebebini hiçbir zaman hatırlayamayacağımı düşünüyordum. Bir travma sonucu başlamıştı çünkü bu durum. Şarkı söylediğimde de geçmiyordu. Bu şekilde yaşayacak ya da kontrollü bir şekilde bu travmamı anımsayıp onunla baş etmeye çalışacaktım. Terapistlere, hipnoz seanslarına girdim ama bir türlü hatırlayamamıştım. “Dinsiz Hoca” dedikleri, hiçbir müzik eğitimi olmasa da; sesiyle tedavi eden bir kadından söz edildiğini duymuştum. Söylenene göre kadın hiçbir şekilde müzik eğitimi almamıştı. İlkokuldaki solfej derslerinden bile bihaberdi. Okumamıştı çünkü. Okuma-yazması bile yoktu. Dinsiz Hoca sanını da; kendisi yaymış, hiçbir dinden olmadığını söylemişti herkese. Müslüman bir ülkede bunu söylemek büyük cesaretti bence. Kendisine neden ‘hoca’ dedirttiğini anlayamasam da …

Okumaya Devam Et

28.09.2018

Her iyi davranışımda kavanoza bir kuru fasulye atardı annem çocukken. Fasulyelerin kavanoza atılırken çıkarttığı sesi severdim. Onları yemek amacıyla biriktirmediğim belliydi. Kavanozu salladığımda duyduğum şıkırtı için biriktirirdim. ‘iyilik’ dendiğinde hep şıkır şıngır arası bir ses işitmemin nedeni buydu. Sonra, herhalde kafam soyut şeylere bastığı anda, iyi davranışlardan bahsedip onlar için fasulye almak saçma geldi bana. Davranışlarımın reklamını yapmak mıydı bu, sorgular hale gelmiştim zira. Fasulyeler atıldı, kavanoz ortadan kayboldu. Yıllar sonra; çok, çok kötü bir günde, o günün kötülüğüne inat bir espri yapıvermiştim kendiliğimden. Öyle adam akıllı espri yapabildiğim söylenemezdi. Hatta espri konusunda gereksiz derecede müşkülpesent olduğum bile söylenirdi insanlar …

Okumaya Devam Et

21.09.2018

Bu kamyonda benim borum öter arkadaş! Bu kamyona benim istemediğim hiçbir şey giremez! Hiçbir şey! Padişahı benim ulan buranın! Geçen adamın birisi evini taşıyacaktı. Kedisini sokmak istedi. Pis kedisini… Hem onu dövdüm, hem kediyi öldürdüm, hem de eşyalarının hepsini olduğu gibi yere atıp; basıp gittim. Sonra bir gün bir karı kamyona oturdu. Leş gibi kokuyordu … Hemen çıkarıp üzerine işedim. Sonra da ona temizlettim. Madem bu işi yapıyor, edebiyle temiz olacak arkadaşım. Nerelere eşya taşımadım ki ben be. Gitmediğim, görmediğim yer kalmadı. Param da vardır ha bir yerlerde. Ama napacam parayı? Kamyonum var benim, yeter. Ölene kadar kamyon sürsem gam …

Okumaya Devam Et

20.09.2018

Çok çalışmıştı. Isınmıştı yine. Üç işi yapabiliyordu. Tabii ki aynı anda değil… Küçük bir odada, bir bilgisayarın yanında dururdu hep. Bir koltuğu yoktu. Sade bir sehpanın üzerindeydi. Hem tarayıcı, hem fotokopi makinesi ve hem de yazıcı olan o makinelerdendi. Genç bir yazar müsveddesinin işlerini görmekteydi. Onun ürettiklerini basmak zorunda kalmak midesini bulandırsa da… Sevgi nedir bilmeyen, egosu şişik birisiydi genç yazar. Kendi yazdıklarını bile sevemeyen; kendisini sevemeyen… Kendi adını Yoksun koyan makine, üretmekten, kendi yazdıklarını kağıtlara basmaktan acizdi ve üretme yoksunu olduğundan koymuştu bu adı kendisine. Ürettiği tek şey adıydı ve bundan gurur duymaktan bıkalı tam altı yıl olmuştu. Artık …

Okumaya Devam Et

19.09.2018

Bebeklerin dönencelerine benzeyen bir sistemi vardı yatağının üzerinde. Bir pedalla çalışmaktaydı. Rüyalarını dokumak için icat ettiği bu alet sayesinde hayallerini, eylemlerini; yaşamını kontrol eder olmuştu. Ama bir gün bir rüya gördü. rüyasında kısa boylu bir varlık vardı. Cinsiyetsizdi. Herkesin ak sakallı dedesine benzeyen hiçbir yanı yoktu. Ta ki bir beyit okuyana kadar. “Sanma ki malikisin ömrünün, Bir nur iner, kararır günün.”

Okumaya Devam Et