Kategoriler
edebiyat Genel

28.03.2019

Çekirdek yemeyi severdi. Kabuklarını yere atmaktan büyük haz duyardı. Tuzsuz, işlem görmemiş, çiğ çekirdekleri, topraklı bir zeminde yemekten hoşlanırdı.
Karıncalar ya da kuşlar da faydalansınlar diye.
Bazen çekirdek içlerini öylesine atardı. Daha çekirdek kabuklarını açamayan çocuğuna çekirdek biriktiren bir anne misali…

Kategoriler
edebiyat

03.12.2018

Kumar oynamayı seviyordum. Kartları pek sayılmaz; ama zarlar… Bir sürü zarım vardı. İşlemeli, farklı şekil ve renklerde, bir kısmı, çok iyi kumarbazlarca anlaşılacak kadar hassas bir ayarda hileli… Bir kısmı desek ayıp olur. Sadece bir tanesi… Yani bir çifti. Hileli zarı ben de sevmezdim çünkü. Ben zarların tekinsizliğinden hoşlanırdım. Bazen, çok nadiren hileli zar kullanırdım. Çok istediğim bir şeyi elde etmek için değil, başkasının çok elde etmek istediği bir şeyi elde etmemesi için…
Şerefsizler… Onlar da istedikleri bir şeyi tekinsiz bir zara bağlamasınlar.
İt oğlu itler…
Tıpkı benim bir zamanlar yaptığımı yapmasınlar onlar da… Tıpkı benim kazandığım gibi kazanmasınlar…
Kazandım da ne oldu ki?
Ne oldu ha!
Kaybettim!
Kazanarak kaybetmenin o sizinle alay eden acayipliği de üzerime bir çuval bok gibi düştü işte.
Böylece, hayat tüm nezaketiyle bir çuval boku verip ‘afiyet olsun,’ diyerek zarifçe, sandalyemin tam bir adım arkasında, sofradan kalkmamı bekledi. Ne diyeyim, sağ olsun…
Ne mi kaybettim? O kadar değerli bir şey değil. Bir çocuğun sevgisi… Bir ev falan değil yani. Bir kadın da değil.
Aslında, bir kadınla oynamıştım kumarı, karımla. Çocuğumuzun vesayeti için.
Bildiğiniz zarlarla oynamıştık ve kazanmıştım. Çoğunlukla şanslı olmuşumdur zaten.
O ise, acı acı gülmüş, çocuğu alıp gitmişti. Kazandığımda arada bir görebilecektim halbuki.
Ardından gitmedim… Geç de olsa anladım o buruk gülüşün sebebini.
Siz anlamadınız mı?
İşte anlamayanlar için zarlar hileli zaten.

Kategoriler
edebiyat Genel

17.11.2018

‘Kara böcek geldi… Geldi… Geldi…’
Zihnimin derinliklerine yolculuk yaptığımda, hatırlayabildiğim ilk sözleri buydu annemin. Sonra da gıdıklardı beni ve gülerdim. Karnım ağrırdı ama bu tatlı işkence sürsün isterdim. Bıkmazdı annem.
Sonra, altı yaşımda da öldü.
Ardında babamla beni bırakarak. Tabii babam onun bıraktığı yerde kalmayıp tekrar evlendi. Hem de bir yıl bile geçmeden…
Beni bahane etmişti bunu yaparken. Keşke yatılı bir okula gitseydim de…
Kadın sessiz biriydi. Bir alıp veremediğim olmadı. Her ihtiyacımı sessizce gidermişti. Sonra da yatılı liseye gidip kurtulmuştum onlardan. Bir daha da görüşmedik zaten…


Şimdi bir bebeğim var. Bir kocam var ve birbirimizi seviyoruz… Ona iyi bir baba olacağına eminim.
Ona ‘kara böcek’ seremonisini hiç yapmamıştım. Biraz önceye dek…
Yapmamıştım, çünkü kendim ağlarken nasıl onu güldürebilirim diye düşünüyordum. Ama o nasıl olur da bu harika oyundan ben üzülüyorum diye mahrum kalabilirdi ki? Saçmalıktı bu. Hem onu, annemin bana yaptığı kadar güldürmenin belki de tek yolu buydu.
Benim sevdiğim gibi böcekleri sevecek, onlara yapabildiğince iyi davranacaktı o da belki.
Olur da; ben o küçükken ölürsem onun da zevkle hatırladığı şey bu olacak, hüzünlenecekse de attığı o kahkahalarının yarattığı tatlı ağrıyı karnında duyumsayacaktı benim gibi.
Yaptım…
Ağlamadım…
Onunla birlikte, aynı çocuksu neşeyle, katılırcasına güldüm. Belki de o günden beri ilk defa…

Kategoriler
edebiyat Genel

13.09.2018

Sessiz bir kadın, iyi bir anne, kötü bir ‘kendi’ idi. Yani kendisine kötü bir insan idi. Adını bile zor anımsardı sorduklarında. Kendi adını… Sanki kulağına hiç üflememişlercesine unutuverirdi.
Budha’nın öğretisini uygulamaya o kadar yakındı ki…
İyiden ve kötüden, acıdan ve tatlıdan, hüzünden ve mutluluktan… tüm zıtlıklardan arınmış, benliğinden çıkmıştı. Ya da bir adım sonra çıkacaktı.
Yalnızlaşmıştı. Kendisini bile yalnız bırakmıştı.

Kategoriler
edebiyat Genel

10.06.2018

Yavru akbaba yuvasından çıkmazsa öleceğini biliyordu. Anne ve babası gelmemişti ve tek başına kalmıştı yuvada. Diğerleri ya düşerken ya da açlıktan ölmüştü. Zaten yuvadakilerin leşlerini yiyerek hayatta kalmıştı. Kanatları da uçabilecek olgunluğa gelmişti ölen kardeşleri sayesinde.
Öyleyse uçmalı, başka leşler aramalıydı.
Leş yiyerek beslenmek zorundaydı yavru akbaba. Kimse onun seçimini sormamıştı ki. Zaten sorsaydı da başka bir tercihi olmazdı. Annesi söylemişti, ‘herkes seni leş yediğin için yargılayacak, takma kafanı,’ diye. Sesinde ezeli bir bıkkınlık vardı bunu söylerken. Gerçi çoğu zaman öyleydi. Bıkkın olmadığı zaman da öfkeli olurdu annesi. Muhtemelen her adımında, yediği her leşte yargılanmasıydı öfkesinin sebebi. Diğerlerinin yargılaması önemli değildi. O, annesi kendi kendisini yargılıyordu. Kendisinden kurtulamayacağından, aldığı her nefeste yargılanmaya devam ediyordu.
Doğuştan gelen bir bilgelikle, yavru akbaba kendisini yargılamanın anlamsızlığını kavrayabilmişti annesinin tersine.
O bir leş yiyiciydi ve bunun anlamı öldürmediğiydi. Hiçbir suretle öldürmediği. Kan dökülmesinin sebebinin kendisi olmayacağı anlamına geliyordu. Bir katil değildi yavru akbaba. Olmayacaktı. Zaten ölmüş bir şeyi temizleme görevi verilmişti ona. Zerrece yargılamadan temizlemek… Yenip öylece bırakılmış leşleri, son nefesini yeni vermiş taze ölüleri yemek… Hem doymak hem temizlemek…
Bunun neresi kötü olabilirdi? Neresi iğrençti?
Yavru akbaba, geniş kanatlarını açarak yere doğru süzüldü. Muhtemelen kardeşlerinin birinden kalma birkaç kemiği görüp midesine indiriverdi.
Aslında ne kadar dürüst bir hayat yaşadıklarını düşündü yavru akbaba. Leşlerini yediği insanları sindirirken öğrenmişti annesi. Öğrendiği her şey gibi, onu da öğretmişti yavrularına.
İnsanların çoğu aldatırlardı. Ne oldukları ve ne olmadıkları, ne yaptıkları ve ne yapmadıkları konusunda. Eşlerini aldatırlardı mesela.
Oysa bir akbaba ölene kadar tek eşli olurdu ve ne oldukları konusunda aldatmazdı kimseyi. Bir akbabanın yanına gelmesi ölümün habercisiydi yaralı bir canlı için. Akbabalar dürüst ve gerçekçilerdi.
‘Belki bunun için kızıyorlar bize,’ diye düşündü yavru akbaba. Ve özellikle insanların iğreneceği bir şey daha yaptı. Kendisini serinletmek ve ayaklarındaki parazitleri öldürmek için ayaklarına işeyip dışkıladı.