Yürüyüş yapmayı çok sevdiğinden herhangi bir yer tercih etmeksizin yürürdü. O gün de kayalık bir anda yürümeyi ve yer yer tırmanış yapmayı tercih etmişti. Parası yoktu ama her şeyi basitleştirirdi o. Otostop yaparak ilerler ve çoğu yerde de yürürdü. Böylece hem ilerleyebiliyor hem de değişik yerlerde yürüyüş yapabiliyordu. O gün de her zamanki gibi, dikkatli ve keşfedip öğrenmeye hazır gözlerle etrafına bakarken yüksek bir kayanın tepesine kondurulmuş, o ana kadar hiç görmediği denli devasa bir kuş yuvası gördü. Hemen tırmanmaya başladı. Her ne kadar parası olmasa da tüm teçhizatı yerindeydi. Yuvaya ulaştığında, yuvanın kenarında, dokunduğun an ölecek kadar ölüme yaklaşmasına …
Ay: Ağustos 2018
10.08.2018
İyi bir koşucuydum. Aslında iyi olmak için koşmayan bir koşucuydum. Hayır… Bir insandım. Koşan, koşmak için bir sürü sebebi olan ve bunu iyi yaptığı söylenen, hatta bir koşucu olduğu söylenen bir insandım. Sadece koşabilme özelliğim, bir insan olmamın önüne geçmiş ve isimleşmişti. Birden insanlar benden bahsederken sadece ‘koşucu’ der olmuştu. Bir sporu iyi yapışımla ünlü olmuş, sadece onun, bir sporun sayesinde ismim duyulmuştu. Bu çok doğal bir durumdu. Hangi iyi sporcu böyle bir şeyle karşılaşmıyordu ki… Oysa zerre kadar doğal değildi bana göre. Bunun doğal olmadığını yerleşik inançları kabullenmiş zihinlerinize nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Ünün anlamsızlığından başlayıp bir sürü başka şeyle …
09.08.2018
Pek yakışıklı sayılmayan bir adamdan dans daveti almış olmak, hele bu adam pek güzel kokmuyorsa… oldukça rahatsız edici bir deneyim olabilir. Evet, epey önyargılı ve şekilci bir düşünce olduğunu biliyorum. Önce yakışıklı olmadığını, yani sayılmadığını söylüyorum; sonra da pis koktuğunu ekliyorum. Gerçekten de leş gibi kokuyordu ama emin olun, Eros’un kendisi gelse, böylesine pis kokan birisinin dans davetini kabul etmemi sağlayamazdı. Neden önce yakışıklı sayılmadığını söylüyorum? Reddetmek için en sağlam neden sayacağını biliyorum çoğunuzun bunu. Davetini kabul etmesem de ondan kurtulamamıştım. Bir öküzün misksiz, sadece dışkı gibi koktuğunu düşünün. Gerçi zaten iğdiş edildiğinden misk kokmaz bir öküz… İşte öyle kokuyordu. …
08.08.2018
Hiç kimse onun gibi yemek yapamazdı. Bu kadar iddialı bir cümle sarf etmemin nedeni, yemeği onun kadar ciddiye alan birisinin varlığına inanmayışımdı. Aslında bazen ona bile inanamıyordum. Yemek yapmayı öylesine ciddiye alırdı ki, bir şey doğrarken tahta ve plastik gibi lifli ya da zarar verici partikülleri olan malzemeler değil de obsidyen gibi taşlardan plakalar kullanırdı mesela. Kullanacağı blenderların ya da çok amaçlı mutfak robotlarının uçlarını kendi yapar, yaptığı malzemeleri çok iyi seçerdi. Yapacağı her yemeğe özel uçları kullanırdı. Bunu bile önemserdi. Nihayetinde her uç, her zaman yıkandığından buna gerek olmaz diye düşünebilirdi. Hatta böyle düşünmesi en uygun olanıydı çünkü bu …
07.08.2018
Şu “İnsan” denen mahlukatı bir türlü anlamıyorum ben. Bu arada kim bilir bu şekilde başlayan kaç konuşma ya da yazı vardır… İnsan nasıl kendisinin mensubu olduğu bir şeyi bu kadar yanlış anlayabilir; ya da hiç anlamaz, onu da anlayamıyorum. Belki de işimize gelmediği için anlayamıyoruzdur. Tembel olduğumuzdan yani. Anladığımızda değiştirmek zorunda kalacağımızı bildiğimizden belki de… Her ne ise… Ben sizlere meramımı anlatmak için başladım ve bitirdiğimde belki de anlamış olacağız hep birlikte. Belki öylesine tesirli olacak ki sözlerim, tembel olan tüm zerreleriniz karıncalanacak ve bir bakmışsınız ki, kan oralara hücum ederek oraları da çalışabilir hale getirmiş bile. Umut fakirin ekmeği …
06.08.2018
Simyayla uğraşan, genç görünümlü bir kadın tanımıştım. Simyayla uğraştığını dahi; uzun yıllar dostluk ettikten sonra itiraf edebilmiş olsa da bana bir şekilde güvenmeyi başarabilmişti. ‘başarabilmişti,’ diyorum; çünkü bana kalırsa güven tek kişilik bir meseleydi. Daha doğrusu tek kişinin meselesiydi. Yani sen ne yaparsan yap, son tahlilde onun iyimser ya da kötümser bakış açısıyla şekillenecek bir durumdu. Evet… Bu kadın, ateşle sertleşip değerlenen, ilk bakışta sadece vücut ısısıyla şekillenebilen ama o da çok uzun zaman alan bir madde tasarlamıştı. Merdane ya da küçük oyma bıçaklarıyla falan değil de organik, ısısı olan şeylerle şekillendirilebiliyordu ancak. Diğer türlü, tıpkı bir salyangozun tuz döküldüğünde …
05.08.2018
Plajlardan, orada bağırıp çağıran insanlardan, kötü yürekli martılar gibi tiz seslerle kahkahalar atanlardan nefret, nefret ediyorum! Kendilerini kuma gömerler ve bağırırlar… Denizde birbirlerine su atarlar ve çığlık çığlığa koşuştururlar… Birbirlerini boğmaya çalışırlar ve bunun için de çığlık atarlar… Gürültü… Yaptıkları her şeye gürültü hakim olur. Başka bir şey bilmezler gürültüden başka. İnsan denizin karşısına geçip sessizlikte, buz gibi sodasını, ya da ne bileyim, limonatasını falan içemez. Bazen hepsini, oradaki tüm insanları kuma gömmek ve güneşin ısı düğmesini çevirmek, öyle ki, ateşin kumları camlaştırmasına izin vermek ve onları camla sessizleştirmek gelir içimden. Ama ne güneşe hükmüm geçer ne de kendi öfkeme… …
04.08.2018
Her gün, Kadıköy’deki bir restorana gidip ince belli bir bardakta zahter çayı içerdim. Dağ kekiğine zahter denirmiş, restoranın sahibinden öğrenmiştim. Kekiğin sindirime iyi geldiğini de söylemişti ama ben bunun için içmiyordum onu. Bana yabani şeyleri düşündüren hayatımdaki tek şey, hayatımda beni özgür ve sorumsuz hissettiren tek şey olduğu için… Ha, bir de; şu Türk filmlerindeki Yumurcak’a benzeyen, mahallemizdeki çocuklardan birisi… Onunla ettiğimiz iki çift laf da bana bu şekilde hissettiriyordu. o kadar teklifsiz, o kadar rahat, o kadar samimi bir çocuktu ki… İşte hayatımı değiştiren o kararı, bir gün, onunla konuştuğumuz iki çift laftan sonra almıştım. Köyünden bahsediyordu. Çoğu zaman …
03.08.2018
Kendisine ‘hakime’ denmesinden hiç hazzetmeyen, eğer mesleğinden bahsedilecekse ‘yargıç’ tabirini tercih eden kadın, o akşam bir arkadaşının doğum gününe gitmekteydi. Orta halli insanların oturduğu bir muhitteki apartmanın kapısının önünde, haftada bir paketi ancak tüketecek kadar nadir olarak eşliğinden yararlandığı sigara paketini çıkarıp içinden bir dal alarak ağır ağır içti. Aslında oraya gitmek istemiyordu ama eski arkadaşlarıydı hepsi. Gitmezse kendisini bir parça daha yalnızlaştıracak, günbegün semiren yalnızlığı servetine servet katacaktı. Sigarasını bitirip izmariti apartmanın bahçesindeki çöp kutusuna attıktan sonra merdivenlerden bir çırpıda çıktı. Hayatının hiçbir döneminde merdivenlerden yavaş çıkmamıştı. Merdiven tırmanmak başlı başına bir eğlenceydi onun için. Kapının önüne geldiğinde bir …
02.08.2018
Dinozor Nuro, yani namı diğer Nurullah ile üniversite hazırlıkta tanışmıştık. O yaşta apak kesilmiş saçları, hâlâ orolet içip her fırsatta tavla atması, bir de her nedense her fırsatta dinozorları yok eden göktaşından dem vurması yüzünden ona her anlamıyla dinozor derdik. Hatta çoğu zaman Dino Nuro. Tavlada mars olduğunda cankuntaran efekti gibi yapardık. “Di-no-nu-ro-di-no-nu-ro-di-no-nu-ro….” Küplere binerdi bizim Dino o zaman. Hey gidi Nuro hey… Çaydı kahveydi asla ağzına koymamıştı, koymazdı… Varsa yoksa oraletti onun için içecek namına. Ya da çok çok nadiren gazoz. Takıntılıydı. Eskiye takıntılıydı kardeşimiz. Tarih okuması hiçbirimizi şaşırtmamıştı o yüzden. Nuro’muzun elinden her türlü tamirat işi de gelirdi. …