Onlar, yumuşacık, canlı tenleriyle bize hükmettiler. Bizi yaratıp bize akıl verdiler… Onların sesleri yumuşaktı. Duygu doluydu. Onlar şiiri biliyorlardı. Şarkı söylüyorlardı. Dans ediyorlardı. Gülebiliyorlardı. Ağlayabiliyorlardı. Ağladıklarında gözlerinden kokusuz berrak bir sıvı çıkıyordu. Onlar tadıyorlardı. Kokluyor, görüyor, işitiyor, dokunuyor, rüya görüyorlardı. (robot yaradılış destanı 2. bab. 3-6.)’ Bu sözcükleri söyleyen mekanik seslerden sadece birisiydi. O tekrar yeşertme bölümünün tohum taşıyıcı birimiydi. Adı Gözyaşı idi. Gözyaşı, asla bir robotta olamayacak, kutsal kitaplarında bahsedilen yaratıcılarının salgıladığı bir sıvıydı. Onların özelliklerini isim olarak alan bir sürü robot vardı. Dindar robotlardı onlar. Tıpkı onun gibi. Bu adı, anneyle baba robot ona bilincini kazandıracak çipi taktıktan …
Ay: Kasım 2017
19.11.2017
Hayatında ilk defa bir köye ayak basmıştı. Sahipsiz, tapu kaydı olmayan bir arazinin tapusunu yok pahasına alıp üzerine prefabrik bir ev kurup bir kümes yapmış, yanına da bostan ekmeye karar vermişti. Birkaç koyun almayı planlamıştı sonra ve bostan ekmekten vazgeçmişti. Onun gibi şair ruhlu bir insanın bostanla yetinmesi düşünülemezdi. O hayvancılık yapmalı, dağlarda koyun otlatmalıydı. Köyün havasından suyundan istifade etmeli, her karışını bilmeliydi. Belki köydeki yaşlılar da ona koyunlarını emanet eder de birkaç kuruş kazanabilirdi. O gün, yaşlı bir kadının birkaç koyunuyla kendi koyunlarını birleştirip köyün ya da yukarısındaki bir meraya doğru sürerken görmüştü o devasa bembeyaz kayayı. Şekilsiz olmasına …
18.11.2017
Balkona çıktı. Dizi dizi çiçek saksılarının arasından geçip içlerinden birisinin önünde durup elini toprağa daldırdı. Toprağın yere dökülmesini umursamayarak eşelemeye koyuldu. Aradığını bulamayınca toprağı avuçlayıp balkonun dışına atmaya başladı. Bir menekşe vardı saksıda. Menekşenin yapraklarından biri kırılıp elinde kaldı ama o umursamamıştı bile. Sonunda bir poşet içine sarılmış sert bir cisim çıkardı topraktan. Poşetin tozunu silktikten sonra düğümü açtı ve içindeki çakmağın düğmesine bastı. Çakmaktan bir anahtar fırlamıştı. Bir kasanın anahtarı… Çakmağı çöpe attı ve apar topar kasanın bulunduğu bankaya yollandı. Görevli nezaretinde kasayı açıp içinde bulunan tek şeyi, yeşil bir klasörü aldı ve evine geri döndü. Sonunda kararını vermişti. …
17.11.2017
Geniş bir caddede yürümekteydi. Kaldırımda yer yer geniş çukurlar, çukurların içlerinde cılız ağaçlar sıralanmıştı. Her dakika egzoz soluduklarından mı bu kadar cılız kalmışlardı? Kaldırımın kenarında bir mısır satıcısı ne yaptığını, neden orada beklediğini unutacak kadar işsiz kalmıştı. Öylece pineklemesinden belliydi. Canı mısır istemese de adamcağızın biraz hareketlenmesi, umutlanması için bir mısır almaya karar verdi. Seslendiğinde, anında umutla irkilmiş olması verdiği paraya değmişti. Mısırdan bir ısırık aldı. Taneler dişlerinde patladı ama tuz koydurmayı unutmuştu. Adama tekrar el etti. Adam minnettar, hemen cömertçe tuzu mısıra döktü. Mısır güzeldi. Şu küçük ama olmuş tanelilerden… Yoluna devam etti. Durakta durup otobüs beklemeye koyuldu. Tam …
16.11.2017
Fısıltılar… Fısıltılar… Koskoca ülkede herkes, her şey fısıldıyordu. Arabalara susturucu takılmıştı. Anons sistemleri fısıldıyordu. Mikrofon külliyen yasaktı. Hapis cezası veriliyordu bulundurup kullananlara. Reklamlar bile fısıldıyordu. Müzik kulaklıkla dinleniyordu. Gürültülü müzik dinleyenler toplumdan dışlanıyor, kulaklıkla bile olsa, bunu yapanlar pislik muamelesi görüyorlardı. Öyle ki, stüdyoların kapısında polis bekliyordu ses yalıtımı iyi olmayan yerlere ceza yazmak için. Yüksek sesle konuşmak gibi talihsiz bir huyu olan, bunu ne yapsa değiştiremeyen biri linç bile edilmişti. Tarih kitaplarından okunabilirdi. Ülkenin sınır kapılarında askerler sus işaretiyle bekliyorlardı. Bu bir nevi törensel duruştu. Seremoni haline gelmişti. Ateşli silahlar kullanamıyordu kimse. Devlet görevlileri bile… O gün, her zamanki …
15.11.2017
Telefonunu eline aldığında tuhaf şekillerden oluşan bir mesajın geldiğini gördü. Gönderen kişi ya da numara görünmüyordu. Sadece birkaç tane sınıflandıramadığı, bir şeye benzetemediği, kayan şekil vardı. Telefonundaki verilere mi göz koymuşlardı acaba? Bakışlarını şekillere sabitledi. Sabitlediği an, adeta zihni yalpalamaya başlamıştı. Sonra uçmaya başladı. Acaba bedeniyle mi, yoksa zihniyle mi uçuyordu? Ceplerinde ne olduğunu hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı. Elini cebine soktu ve banka kartıyla alışveriş yaptıktan sonra ayakkabı mağazasının verdiği işlem kağıdını çıkardı. Acaba bilinçaltında mı hatırlıyor ya da uyduruyordu bu kağıdın varlığını; yoksa gerçekten tüm varlığıyla uçmakta mıydı? Bu arada nereye gidiyordu acaba? Zifiri karanlık bir boşlukta uçuyordu. Hiçbir şey …
14.11.2017
Kim bilir neleri düşüne düşüne yürürken; yanına tuhaf, cılız birisi gelip eline bir zarf tutuşturup kaşla göz arasında istediği kadar harcayabileceğini söyleyerek ortadan kayboluverdi. O da neydi? Neyi harcayacaktı? elindeki zarfa aval aval bakakalmıştı. Birisinin ona sertçe çarpmasıyla yolun ortasında olduğunu hatırladı ve yoluna koyuldu. Zarfı yağmurluğunun cebine koydu. Nasıl olsa evine gidiyordu. Orada iyice bakabilirdi. Evinde yalnız yaşıyordu. Ailesinden yeni ayrılmıştı. Yalnızlığın tadına bakmak için… Evinde ses olsun diye bir hamster besliyordu sadece. Devamlı dönmesini izleyip o çıldırtan çılgın sesi dinlemek ona tuhaf bir mutluluk veriyordu. Evine ulaşıp yemeğini yedikten, ardından kallavi bir kahve yaptıktan sonra zarfa bakabilir hale …
13.11.2017
Ayak sesleri…Hem lanet hem kutsamaydı insanların ayak sesleri onun için. İnsanların dünyada kapladıkları hacmin bildiricisi, ilan edicisi, tellalıydı ayak sesleri. Tellalların davul çalışları boşa değildi. Kendilerinin, en önemlisi yapacakları duyurularının hacimlerini ilan etmek için, adeta ayak seslerini taklit etmek amacıyla vuruyordu tellallar davullara eski zamanlarda ona göre. Onun bu durumu etraflıca düşünmesinin nedeni çok normaldi; çünkü özel bir yeteneği vardı. Ayak seslerinden insanların geleceğini, nasıl kişiliklere sahip olduklarını bilmek…Onun için, kendi geleceğini bilmemek için manyetik bir koltuk değneği ve manyetik tabanları olan ayakkabılar giyerdi. Böylece yere basmazdı. Yürümekte zorluk çekmiyordu sanılabileceği gibi. Bir gün, ona acıyan bir kendini bilmezin attığı …
12.11.2017
Uykusuzdu. Uykuyu özlüyor, ondan korkuyordu. Bu iki duygunun arasına sıkışmış vücudu ters yöne giden iki devenin arasındaymışçasına geriliyor, acı çekiyordu. Develer birbirlerinden ayrıldıkça ayrılıyor ama vücudu bir türlü kopmuyordu. Dolayısıyla develer de bir türlü rahatlayamıyor, yollarına gidemiyorlardı. Bunun için de biteviye böğürüyor, ağızlarından salyalar fışkırtıyor, vücudunu devamlı ters yönlere çekiyorlardı. Kaç gündür bir dirhem uyumamıştı. Bazen yürürken uyuyakalsa da anında bir tümseğe ayağı çarpıyor ve uyanıyordu. Uzun yürüyüşler yapmaktan da geri durmuyordu. Her an bir arabanın çarpma tehlikesi olsa da uykusuzken çok dikkatsiz oluyordu insan. Ne var ki, o bunu hiç umursamıyordu. Yine bu yürüyüşlerinden birinde, dümdüz bir yolda uyuyakalmıştı. …
11.11.2017
Kalabalık bir caddeyle hep tenha kalan çıkmaz bir sokağın kesişiminde açardı tezgahını. Kırk yıldır haddi hesabı olmayan değişiklikler olmasına rağmen hiç değişmemişti o çıkmaz sokak. O da kırk yıldır bir gün bile orayı boş bırakmamıştı. Hiçbir zabıta da ona ilişmemişti kırk yıl boyunca. O çıkmaz sokağa hep kazara girerdi insanlar. Onu gördüklerinde yanlış yola saptıklarına şükrederlerdi. Onun sattığı şeyi hiç kimse satmazdı çünkü. Deliksiz bir boru satardı. Ahşap bir boru. Hiçbir müzik aletine benzemezdi bu boru. İki ucunda da iki ayrı metal vardı. Bir ucunda altın, diğerinde gümüş…Mutlu olduğunuzda altın uca, hüzünlendiğinizde de gümüş uca üflediğinizde size ait olan şarkıyı …