Paslı bir bisikleti vardı. Arka tarafındaki metal kısma bir kasa şerbet dolu şişe bağlar, onları belli mekânlara giderek satardı. Şerbetleri kendi elleriyle yapardı. Reyhan, demirhindi, kızılcık şerbetlerinin yanı sıra kendi tarifleri de mevcuttu. Her gün bir kasayı çoğunlukla aynı insanlara satardı. Ben de o insanlardan biriydim ve her defasında bisikletin gidonunda asılı olan boş kaplumbağa kabuğunun neden orada olduğunu merak ederdim. Eğer o bir süs ise, tuhaf bir süsleme anlayışı vardı bu adamın. Yok değilse de; neden oradaydı? Cesaret edip sormalıydım bir gün bu bağanın hikmetini. Sormalıydım sormasına da adamın gözlerinde beni bunu sormaktan alıkoyan tuhaf bakışlar vardı. Aslında korkunç …
Kategori: Fantastik
27.05.2020
Gündüzleri tüm gün yumurta topukları ve kehribar tesbihi ile boy gösterirdi Ekber Baba. Zenginden alır, fakire aynen verirdi. Kendisi de pek mütevazı bir evde yaşardı. Mahallenin tenha kısmında, boş bir arazinin yanındaki tek evde… Rivayete göre o boş arazi de onundu da meçhul bir sebeple orayı boş tutmak istiyordu. Tabii bunu söyleyen kimsenin elinde bir delil yoktu. Laf aramızda, bu rivayet doğruydu. Hatta Ekber Baba evine kimseleri almaz, diğer kabadayıların aksine tüm işini gündüz hallederdi. Gece tüm yetkiyi sağ kolu Kerim’e vermişti ama gece pek iş çıkmamasını sağlardı. Bunun bir tek sebebi vardı. Acuze Nene derler büyücü bir kadının yaptığı …
26.05.2020
Uyandığımda yastığımın üzerinde, yüzümle mesafeli bir konumda durup o kırmızı gözleriyle bana bakıyordu. Gözlerimin ta içine… Küçücüktü, tüyleri ince, temiz ve gürdü. Kuyruğu da ince ve kısaydı. Hafifçe cikliyordu. Yani ciklemekle viyaklamak arası bir sesle mırıldanıyordu. Çok iyi anlamasam da galiba bir deney faresiydi. Normal şartlarda farelerden pek hoşlanmazdım. En azından kâğıt üstünde böyleydi. Bir fareyle daha önce karşılaşmadığımdan bunu şimdiye kadar test edememiştim. Elimi ona doğru uzattığımda kaçmamıştı. Oysa bildiğim kadarıyla fareler epeyce korkak yaratıklardı. Yanımda uyuyan birisine ‘günaydın’ der gibi okşadım onu. Selamlamak istermiş gibi elime doğru sokulup cikledi. Kahvaltı ederken; misafirlere vermek üzere dolapta tuttuğum peynirden çıkardım, …
20.05.2020
Uzak bir ülkenin ıssız bir adasında yaşayan küçük bir kız, oranın en ünlü Budha heykelinin bakımıyla görevlendirilmişti. Onun bulunduğu odanın köşesindeki bir hasır ve üzerindeki dikişsiz kumaştı tüm varlığı. Bu heykel, yağlanmazsa çatlayabilecek katman katman kabuktan yapılmıştı. Fazla yağlanınca da zayıflayıp çatlayacağından, ancak tam kararında yağlanması gerekiyordu. Tabii kızın elleriyle yaptığı özel bir yağla yağlanmalıydı. Üç yıldır hiçbir yerinde bir çatlak olmadan bakıyordu ona. Diğer insanların dokunmasını engelliyor, minyatür, ana bir aslan misali heykele kanat geriyordu. Oysa bir şeyler değişmekteydi. Her zamanki düzenle yağlamasına rağmen kurumaya başlamıştı heykel. Neredeyse çatlayacaktı ve eğer çatlarsa… yaşlı rahip onu öldürürdü. Aslında küçük kız …
19.05.2020
Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, ulu bir ağaç varmış. Çok büyükmüş bu ağaç; lakin ruhu çocukmuş. Hafifmiş aklı, uçucuymuş. Hareketli olmak istermiş. Bir parkta, kendisi gibi birkaç uzak ağaçla huzur içinde yaşarmış yaşamasına ama ruhu huzursuzmuş. Köklerindeki mantarları sayesinde diğer ağaçlarla konuşurmuş bazen. Parka uğrayan kuşlardan, insanlardan bahsederlermiş. Çiçeklerle de konuşurmuş, rüzgârla da… Özellikle karahindiba otunu pek severmiş ulu ağaç. Tohumlarının uçuşlarına pek imrenirmiş. İnsanların onları üfleyerek dilekler dilemesine o kadar çok imrenir, o kadar çok imrenirmiş ki, bir gün bunu karahindibaya da söylemiş. “Dostum karahindiba, uzun sohbetlerimiz hatırına, yapraklarımı sana doğru hışırdatsam da ben de bir tek …
12.05.2020
Bir deniz kızı oluşu dışında normal bir insandı Ritra. Evet, adı Ritra’ydı. Bildik isimlerden biri yazılıydı kimliğinde gerçi. Yine de o Ritra ismini kullanmayı tercih ediyordu. Bir anlamı yoktu. Google’a bakmak aklına geldiğinde, bir kargo şirketinin adı olduğunu görmesine rağmen fazla kurcalamamıştı. Balık kuyruğuna benzeyen bir kuyruğu olmamasına rağmen bir deniz kızı olduğunu bilirdi. Derisinin ışıltısı, yüzerken rahatlığı, suya olan reddedilemez ihtiyacı… Deniz dışında tek zaafı vardı. Ülkesini daha iyi bir ülke yapma arzusu… Bunun için denize kıyısı olmayan başkente gitmek zorunda kaldığı bir an gelmişti bugün. Öykü, bavullarını topladığı an başlamıştı. Tüm hikâyeler bir yolculukla başlardı ne de olsa. …
11.05.2020
Küçük bir elektronik orgu vardı çocuğun. Zaten pek fazla oyuncağı yoktu. Ayrılan anne ve babasının küçük oyalamaları sonucunda elde ettiği bir takım küçük plastik asker ve pilli, oyuncak bir orgdan ibaretti tüm varlığı. Bu askerlerin her birinin ayrı bir görevi vardı. Ellerinde tuttukları nesnelerden anlaşılıyordu bu. Biri telsizciyken diğeri ilkyardım çantasıyla tıbbi personel olduğunu belli ediyordu. Önceleri, çamaşır sepetine benzeyen kapaklı bir sepete sığarken; yavaş yavaş, bilinmeyen bir sebeple askerlerin sayısı artmıştı. bir yandan askerleriyle oynayıp diğer yandan oynadığı oyuna doğaçlama fon müzikler çalarken ihtiyacı olan askerleri düşünürdü. Bazen aklına bu takımın, yani ordunun, bir paraşütçüye ihtiyacı olduğu gelirdi orgunda …
08.05.2020
Baslar her yerde sanki. Durduğum yerde yürüyormuşum gibi geliyor. Dayandığım ahşap tabure zangırdayıp beni adeta ileri itiyor. Oturacak kadar güvende hissetmiyorum kendimi. Sanki müziğin sallamasıyla o uzun ince ayaklar kırılıverecek ve ben ters çevrilmiş bir kaplumbağadan beter bir şekilde düşüvereceğim olduğum yere. Daha kötüsü, kimse bunun farkına bile varmayacak, insanlar hiçbir şey olmamış gibi müzikle tepinmeye devam edecekler. Müzik kendisini tekrarlayacak, tekrarlayacak, tekrarlayacak. Zamanın farkına bile varamadan oracıkta, patlamış mısır kalıntıları, tuzlu fıstık kabukları ve yuvarlanmakta olan zavallı tek tük leblebilerin ortasında kalakalacağım. Tabii ne kadar temizleseler de asla çıkmayacak o mide bulandırıcı kusmuk kokusunun hemen dibinde… Burada ne işim …
30.04.2020
Ayak parmaklarımdan birisi kopmuştu. Bir kazaydı; ama sanki kendi isteğimle olmuş gibi parmağımı bana vermelerini söyleyip onu etlerinden ayırmış, iki boğumun kemiğinden iki zar oymuştum. Altılı, küçük zarlar… Bir karar veremediğimde o zarları atıp çeşitli koşullar belirleyerek; zarlar hangi koşula uyarsa ona göre veriyordum kararımı. Kendi vücudumdan çıkma bir şeye göre… Ama bir gün kaybettim onları. Muhtemelen birisi çaldı benden. Onlara verdiğim değeri bilen birisi… Zaten birisi biliyordu bunu. Bir tek kişi… Kayboldukları gün o da kaybolmuştu çünkü. İşte o günden sonra, hayatımı parmak kemiklerinden yaptığım zarları aramaya vakfettim. Onlar sadece parmak kemiklerim değildi. Onlar irademi oluşturuyordu. Onlara yüklemiştim karar …
29.04.2020
Yerden bana gülümsüyor. Bir mask… Neden yerde acaba? Alsam mı? Çok yakışıklı bir adamın yüzü… Bebek yüzlü değil; ama karakterli bir yüz bu. Anlamlı bir ifadesi var. Sanki ‘Sana anlatacaklarımdan ben de emin değilim; ama bunları düşünmek, ölçüp tartmak hoşuma gidiyor,’ der gibi. Bana ne anlatacak acaba? Alsam mı yerden? Alacağım… Alıyorum… … Aldım. Maskın altında bir kaplumbağa varmış. Neden oraya girmiş ki? Bana ne canım. Sert deriden yapılmış maskı alıp yürüyorum. Bana anlatacağı şeyleri dinlemek istiyorum eve götürdükten sonra. Konuşacak, biliyorum. Evdeyim. Kapıyı açmak için anahtarı ararken ayağımın arkasına bir şey çarpıyor. Bir kaplumbağa… O kaplumbağa mı? Eğiliyorum, sanki …