Bir alt geçidin merdivenlerinden inmiş yürürken tezgahının üzerinde bir tek radyo bulunan, eciş bücüş, yaşlı bir adam gördü. Adamdan önce gördüğü ilk şey bomboş tezgahın üzerinde öylece duran radyoydu aslında. Tezgahın üzerine serilmiş muşamba bembeyazken; üzerindeki radyo simsiyahtı. Zifiri siyah… Ardından bu tezgahın kime ait olduğunu merak edip tezgaha daha dikkatli bakıp; yaşlanmadan önce dahi eciş bücüş olduğu kuvvetle muhtemel olan adamı fark etti. Radyodan tuhaf sesler geliyordu. Cızırtı diyemeyeceğimiz ama hiçbir dile benzetemeyeceğimiz, insandan çıktığına bile emin olamayacağımız türden sesler… Biraz yaklaştı zira alt geçit epey gürültülüydü. o radyoyu satın almak istiyordu. Sesi duymaktansa daha çok bu amaç için …
Ay: Mayıs 2018
11.05.2018
Beklemek rahattı. Yapman gereken şey beklemekti sadece. Sabretmenin zor olduğunu söylerdi insanlar. Oysa sabretmek basitti. Beklerken başka şey de yapabilirdi insan. Mesela çalışırdı, para falan biriktirirdi, arkadaşıyla takılırdı, sigara içilirdi, kitap okunurdu, tiyatroya gidilirdi, yemek yenirdi… Bunları yaparken akla beklediği şeyin gelmesi kimsenin suçu olmazdı. Oysa yetişmeye çalışan insan daima hareketli olurdu. Öyle olmak zorundaydı çünkü. Yetişmeye çalışanın aklı onu bekleyende olmalıydı. Aksi taktirde niye yetişmeye çalışsındı ki? Eğer öyle olmazsa, bekleyenin işi zordu. Bekleyen ve yetişmeye çalışanın devinip durduğu yerdi dünya. Çoğunlukla birbirlerinden vazgeçtikleri…
10.05.2018
Havadaki tüy gibi mutluydum. Mutluluğumun nedenini gizlemek zorunda olduğumu düşünüyordum. Nazar değmesinden korktuğumdan değildi. Kendi içimde bile olsa düşünmekten korkuyordum. Belki bir eksikliğini bulur ve mutluluğum elimden uçup gider korkusuyla, mutluluğumu irdelemek bile istemiyordum. Yatağımdan kalkıp telefonumda haberi görmüş ve korkmaya başlamıştım. Mutlu olmak korkutucuydu ve korktuğunda da mutlu olamıyordu insan. Yani mutlu olmayı beceremiyordum işte. Kahvaltımı yerken aklımı dağıtmak, mutluluğumu arka plana atıp ondan yararlanmak istiyordum. Böylece onu seyreltip süresini uzatabilecektim. Mutluluğun uzatılması için seyreltilmesi gerekiyorsa, buna razıydım. Bedel buysa öderdim ve yine kazanan ben olurdum. Mutluluğun yoğunluğundan çok süresi önemliydi. Hüzünden bıkmıştım. Aslında bıkmaktan ziyade süresinin kısalmasını ve …
09.05.2018
Onu unutamıyordum. Bunu da anlayamıyordum. Görüşmediğimiz yılların sayısı on sekizdi ve ben onu unutamıyordum. Hani gözden ırak olan gönülden de ırak olurdu? Onunla tanıştığımda tam on beş yaşındaydım. Kitapçıda çalışıyordu. Dükkandan girdiğimde kitapların kokusu muydu beni etkileyen; yoksa onun varlığı mıydı, emin olamamıştım. Satılan kitapların hiçbiri kullanılmış değildi. Ben sevmezdim ama kitabı almak zorundaydım. Kitabımı bulabilmek için rafların arasında gezinirken ona yaklaşmıştım. Arkasında duran rafta kitabı gördüğümde ona yaklaşıp kitabı aldım. Onunla konuşmak istiyordum. Ellerinin ve dişlerinin beyazlığı dükkanın dekorunun koyuluğunda sırıtıyordu. Bana gülümsemeseydi dişlerinin beyazlığını görmem olası değildi. Kitabı kasaya götürdüğümde onu okuduğunu ve beğendiğini söylemiş, benimle konuşmak istediğini …
08.05.2018
Koyu renkli bir sesi vardı. İşitsel hiçbir şeye benzetemiyordum. Hiçbir terimle adlandıramazdım. Tek diyebileceğim koyu renkli bir sesi olduğuydu. Kalın değildi, ince de değildi. Tonlu ve duyguluydu. Sesine ifade verebilme konusunda çok maharetliydi. Bu seste iyi bir lider havasından ziyade, kimsenin ona bel bağlamasını istemeyen, kolaylıkla alay edip bunu sezdirmeyen bir insan gizliydi. Bu umursamaz biri olduğunu göstermiyordu; ama umursamaz davranan birisi olduğu rahatlıkla söylenebilirdi. Umursamıyormuş gibi yapan… Sözde kendisini korumaya çalışan ama hoşuna gitmeyen ya da onu şöyle ya da böyle rahatsız eden bir olayda anında allak bullak olabilen ve tüm bunlara rağmen her rahatsızlığının üstüne üstüne giden… Dikkatimi …
07.05.2018
Gözlerini açmadan elini sol tarafına götürüp varlığını hissetmeyi bekledi. Adamın kaslı gövdesinin varlığı güvende hissetmesi için yeterliydi. Yanı sıra, sevdiği, çok sevdiği bir varlığın dünya yüzünde olabileceğini hatırlatıyordu ona. Birisini düşünürken gözlerinizi yaşartan türde bir sevgiydi bu. Aşk çok geçici geliyordu bu sevgiyle karşılaştırıldığında. En azından o öyle düşünüyordu. Acaba sevdiği kadar seviliyor muydu? Nedendir bilinmez, bunu pek umursamıyordu. Yeterince sevmediği için mi umursamıyordu; yoksa tek amacı sevebileceği bir varlık bulmak mıydı? Belki de o bunu itiraf edecek kadar dürüsttü ve kendisine yeterince güvenip kendisini yeterince sevebiliyordu. Kendisini sevdiği için de sevgisini verebilecek kadar cömertti. Uygun birisine verebileceği kadar…
06.05.2018
Karın yağışını izlemek için bahçeye çıktığında, o an olduğu yerden başka bir yerde olmak istemediğini düşündü. Küçük ve çıplak bir bahçe olmasına rağmen yabani otların kokusu özgürlüğü çağrıştırıyordu. Ehilleşmemişliğin simgesiydi sanki bu koku. Zaten bu kokuyu sevdiği için özellikle bir bitki yetiştirmiyor, bahçeyi tamamen doğaya bırakıyordu. Karın yağışıyla birlikte bahçe daha da güzelleşmişti. Kar, yaklaşık bir ay boyunca yerde kalacak ve onu seyretmek dışında başka hiçbir işi olmayacaktı. İşsiz bir adamdı. İstifa etmişti, biraz rahat yaşamak istemişti. Birikmiş parası vardı. Kar henüz yerden kalkmamıştı; ama artık onu izlemek ona zevk vermiyordu. bahar olduğunda da yabani otların kokusu eskisi kadar güzel …
05.05.2018
“Ne istiyorsan onu yap…” Bu cümle hayat felsefesiydi. Bu cümleyi hayat felsefesi olarak benimseyen birisinin, ; her şeyi çözdüğünü düşünen, rahat bir insan olduğunu düşünebilirdiniz. Oysa durum tam tersiydi; çünkü o ne istediğini bilmenin, istediğini yapmaktan çok çok daha zor olduğunu idrak edebilmişti. Ne istediğini bilmek uzun bir süreç gerektiriyordu ve aslında felsefesinin sıkıntısının çözümü de felsefenin kendisindeydi. Ne istiyorsa onu yaparak ne istediğini bilecekti. Hıdrellez günleri onu her daim düşündürürdü. Diğer hiçbir önemli günü, zerre kadar önemsemezdi zihninde. Elbette topluma dahil olabilmek için önemsiyormuş gibi yaptığı olmuştu ama gerçekte Hıdrellez gününden başka hiçbir önemli olduğu öne sürülen gün dikkatini …
04.05.2018
Ne yazacağını bilmese de elinde kalem, masasının üzerinde hemen önünde bir kağıt ve kağıdın sol tarafında doldurulup postalanmaya, belki de hoyratça açılmaya hazır, öylece bekleyen bir zarf duruyordu. Tüm bu hazırlıklarına rağmen, yazmaya henüz hazır değildi. Bir aşk mektubu yazmayacaktı. Birisiyle haberleşmeyi beklemeyi de amaçlamıyordu. Bir intihar mektubu olacaktı. bu teknoloji çağında bir mektuba sığınmak mıydı yaptığı? Pekala bir Microsoft Word belgesine de yazabilir, sonra da kaydedip herkesin, yani mektubu okumasını istediklerinin mail adreslerine gönderiverirdi. Bunu istememişti çünkü gerçek olmayacağından, insanların algılayamayacağından korkuyordu. Bir sürü video izleyip yüzde yetmişi spam olan bir sürü mail okuyorlardı insanlar ve aynı mecradan onun …
03.05.2018
Neden insanlar sonbaharın hüznü çağrıştırdığını düşünürler, bir türlü anlam veremiyorum. Bana kalırsa o sararmış yapraklar ağaçlarda kalsalardı, işte asıl o zaman hüzünlü bir mevsim olurdu sonbahar. Ağaçların çıplak kalmasının neresi hüzünlü, anlamıyorum. Eğer sararmış yapraklar ağaçlarda kalsaydı, fotosentez yapamazlardı ve kelimenin tam anlamıyla aç kalırlardı. Yani bunun hüzünlenecek nesi var? Neden edebi eserlerde ya da insan ruhunda sonbahar bir tür isyan mevsimi oluyor? Aslına bakarsanız,bu mevsimde hüzünlenenler, olayları oldukları gibi görmekten uzak insanlar oluyorlar bence. Ölümden korkuyorlar belki. Hatta kesinlikle ölümden korkuyorlar. Bunu neden mi düşünüyordum? Çok enerjik bir arkadaşım son günlerde epey hasta ve belki de ölmek üzereydi. O …