Kitapları yakmak bana her zaman zevk vermiştir. Bedelsizce çoğaltıldığı sanılan, bir sürü ağacın yok olmasına mal olan kitapları… Hoş, benim çözümüm zerrece doğru değil; ama… Kitap kadar sevilen bir şeyin, sevilmesi gereken bir şeyin, ağaçları yok ederek oluşturulması… Haksızlık… Büyük balık küçük balığı yer, hareketli canlı, hareketsizi keser… Böyle gider bu… Neden? Neden böyle gider? Bir sürü farklı çözüm varken; neden ağaçlar kadar kadim canlılar yok olur bu uğurda? Yakmak doğru değil, evet biliyorum ama ne doğru ki? Bir paradoks oluşmuyor mu yaşadığımız her saniyede? Mis gibi koktuğunu söyler insanlar kitapların. Bana göreyse leş kokarlar. Duman da öyle… Ateş de …
Kategori: Beklenmedik
27.12.2018
Onu asla affetmeyeceklerdi. İnci tesbihi teker teker kibritle çatlatmıştı. Ne için? İncilerin gerçek olup olmadığını görmek için… Bu saçmalıktan başka neydi? Ona kim inanıp hak verirdi? Yüzlerce dolarlık mücevheri mahvetmişti. Hem de geriye bir tane bile kalmamıştı. Bir tane bile! Adamın biri söylemişti. Başka bir deyişle tohumu o takıntılı, aptal kafasına atıp sonra da gitmişti. İncilerin gerçek olup olmadığını anlamak için yanan bir kibridin ucunu inciye değdiriyordun. Eğer çatladığında katman katman görünürse, işte o zaman gerçek olduğu kanıtlanıverirdi. Ama inciye olan olurdu tabii. Üstelik yarın genel provaydı ve provada inci tesbih kullanılacaktı. Premierde ve sonraki oyunlarda da… Ah! Ne yapmıştı! …
26.12.2018
Elime bir çift yumurta geçmişti. Üç gün boyunca göğüs iç cebime koymam yeterliydi kuluçka için. Gece-gündüz… Sonra o yaratıklar çıkacaktı, büyüyecekler ve yumurtlayacaklardı. Bana bu yumurtaları veren, oldukça fazla yumurtladıklarını söylemişti. Benim görevim bu yaratıkları çoğaltmaktı. Bir tek yumurta bile boşa gitmemeliydi, öyle söylemişti… Yaratıklar aynı anda çıktılar küçücük yumurtalarından. Sis gibiydiler, şekilsizdiler. Hangisinin erkek hangisinin dişi olduğunu anlamaya imkan yoktu. Belki de çift cinsiyetliydiler salyangozlar gibi. Bu yaratıkların adı, “Hayal Tomurcukları” idi. Hayale ihtiyacı olan dünyaya bir nevi takviyeydiler. Ondan sonra bir sürü yumurta bulmaya başladım iç cebimde. Zaten yumurtlar yumurtlamaz bırakıyordum onları dünyaya ve hemen ihtiyaç duyuldukları yere …
25.12.2018
“Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” Allah’ın bir garibi, bunu devamlı söyleyerek meydanda daireler çiziyordu. Daha doğrusu sorarak… Herkese, çoğu zaman da boşluğa… Elinde bir kırbaç, kazayla cevap verdiğin an… Bereket ki denk getiremiyordu. Belki de isabet ettirmek gibi bir derdi yoktu. Zaten kimse cevap vermiyordu ki… Ben bir kere cevap vereyim dedim, o anda da kırbacı yedim. Yani hemen hemen… Ne zaman meydana gitsem rastlıyordum ona. Her gün orada mıydı; tesadüfen mi karşılaşıyorduk, bilmiyordum. Beni rahatsız eden, ses tonuydu. Hep aynı ton… Devamlı aynı ton! Sanki bir hatip konuşmasına başlıyor, sanki bir şair yazdığı bir şiirin ilk dizesini okuyor, sanki bir politikacı, hiç …
24.12.2018
Birkaç haftadır müdavimi olduğum barda oturmuştum. Şu eski para atılarak çalıştırılan müzik kutularının daha teknolojik versiyonlarından vardı. Ben de o yarımlaşamamış, sadece bozuk paranın ucunu alabilecek kadar yarımlaşmış ağzına devamlı bir liralık lokmalar tıkmak suretiyle besliyordum onu. O yarım yuvarlaklaşmaktan aciz ağzı, ben para tıktıkça büyüyüp olgunlaşmayacaktı. İstediğini veriyorduk nasılsa. Neden değişmeye, evrimleşmeye gerek duysundu ki? Her bir lira, üç şarkı ederdi ve ben her üç şarkı çalma hakkımı tek tercih yapmak için kullanıyordum. Eh, belki ağzı yarım yuvarlak bile değildi; ama ben ona bir verirken o bana üç veriyordu. Hakkını vermek gerekti alete. Bir toprak değildi; ama toprak olsa …
21.12.2018
Doğuştan kuduzdu. Evet, bu hastalık kimseye bulaşmazdı; ama genetiğinde böyle bir şey vardı. Sık aralıklarla salya üretir, irtifalı yerlerdeymiş gibi oksijen kapmak istercesine soluklar alır, sudan nefret eder, karanlığı sever, en ufak şeye kızar ve incir çekirdeğini doldurmayan şeylerden nem kapıp huysuzluk nöbetleri geçirirdi. Vücut ısısı da pek fazlaydı kendisini bildi bileli. Ayrıca, cinsel iştahı çok küçük yaşta artmış, başını sık sık derde sokmasına neden olmuştu. Sudan hoşlanmamasına rağmen kudurganlığını beslediği, onun kendi doğal ortamında hissetmesini, rahatlamasını sağladığı için alkole bayılırdı. Alkolü mezelere katarak tükettiği bile olurdu. Katı kıvamlı, kaymak gibi haydarinin içine en sertinden bir çay bardağı alkol… O …
20.12.2018
Halı dokumayı hiç sevmezdi ama geçimini bununla sağlamak zorundaydı. Makineyle dokunan halılardansa, zenginler onların dokuduklarını aldıkları için, bu teknoloji çağında, el tezgahıyla, halı dokuyorlardı. Hem de büyük bir gururla… Baba mesleklerini, dede mesleklerini yaptıkları içindi o saçma sapan gurur… İnsanlar onlardan bir alıp bine satarken; onlar böyle bir şey için gururlanabiliyorlardı işte. Kendisini körler ülkesinde görebilen tek kişi gibi hissediyordu. Üstelik herkes gelip gelip gözüne parmak atıyor, her defasında biraz daha körleştiriyordu onu… Yine de bir halı vardı dokumakta olduğu… Bu halıdaki deseni kendisi yarattığı için mi bilinmez, çok seviyordu . Satılmasını istemiyordu ama yapılacak bir şey de yoktu… Halının …
18.12.2018
En işlek, en modern caddenin kenarında, hasır sandalyesinde oturup dört meyve kasasını birbirlerine ikişer ikişer yan yana ve üst üste birleştirerek hem geniş hem yüksek olan bir masanın üzerine malzemelerini koymak suretiyle fal bakan bir kadın durmaktaydı. Kadının yerini söylemeyeceğim size. Gördüğünüzde anlarsınız kimden bahsettiğimi. Çünkü normal bir fal bakma tarzı yoktu. Fülfül denen bir baharatı, tıpkı Türk kahvesi gibi cezvede, artık kahve makinesinde, pişirerek insanlara içiriyordu. Zehir gibi oluyordu bu içecek. İnsanlar yakındığında da; “Geleceğin her zaman bir bedeli vardır,” diyordu. “Geleceği öğrenmenin de; yaşamanın da…” Kadını gördüğü ilk anda, onun böylesine işlek bir yerde bulunmak için kimlere rüşvet …
14.12.2018
Rivayet odur ki, zümrüdü anka dedikleri, bir cindir. Diğer cinler gibi şekil değiştirememekte, sadece bir kuşun şekline girip; bir ömür yaşadıktan sonra yanarak ölüp küllerinden tekrar yavru olarak doğmaktadır. Esasen, doğmaz da peyda olur… İşte yaşlı bir adamdan bu rivayeti dinlediğim gün, düşümde görmüştüm onu. Sanki yaşlı adam kapıyı yoklamış, müsait olduğunu cine haber vermiş, o da düşümden içeri girivermişti. Eh, ne diyeyim, hoş gelmişti… Bir de baktım ki, arkasından yaşlı adamı da çekelemişti girerken kanadıyla. Kanadının ucunda tehditkar bir pençesi vardı… Görkemli bir kuştu vesselam. Adam takma dişlerini tam önüme düşürmüş, sonra da peltek peltek konuşmaya başlamıştı. ‘Öleceğini söylüyor …
07.12.2018
Bir sabah uyandığımda bir baktım, iki yaşındaki bir çocuğun bedenindeyim. Vücudumu yokladım, ağrı sızı yok. Gerindim, kalktım, yürüdüm. Farklı basıyordu ayaklarım. Bedenim ferahtı. Sanki çimlerin üzerindeydim her daim. Toprağı, doğayı unutmamıştı henüz bedenim. Ona göre yapılan ayar, şehir tarafından bozulmamıştı daha. Şehir, kötü alışkanlıklar, keder, umursamazlık… henüz şeklini değiştirmemişti. Ah… Yüzüme dokundum. Payına düşen duman çok azdı gözeneklerimin. Yüreğimi yokladım. Öfkenin asidiyle çok az hırpalanmıştı. Hatta öfkeyi bilmiyordu bile. Dudaklarıma dokundum, çok gülmüş, çok ağlamışlardı ama hepsi de gerçekti. Yapmacığı bilmemişlerdi şimdilik. Bir tek zihnim… O eskiydi ve vücuduma, yani yeni vücuduma her şeyi hatırlatıp öğreten de o olacaktı… Oldu… …