Hakkımda bilinmesi gereken ne varsa ama ne varsa biliyorlardı. Gerçekten biliyorlardı hem de! Her şeyi… Hangi rengi sevdiğimi, hangi rengi sevmediğimi, ne tür kitaplar okuduğumu, sevip sevmediğim yemekleri, çaya şeker atmadığımı, şekerli çayın midemi bulandırdığını, sodayı çok sevdiğimi, en çok sevdiğim kitabın Pippi Uzunçorap olduğunu, on beş dakika önce ne yediğimi… Gerekli-gereksiz her şeyi… Bilmeleri gerekiyordu çünkü şirketim öyle istemişti. Her şeyi yalansız aktarmalıydım. Gördüğüm rüyaları bile. Tamamen şeffaf olmalıydım. En ufak bir şeyimi gizlersem şirketle olan anlaşma biterdi. Böylece her şey biterdi. İşte o zaman, hakkımda bilinen her şey, tamamen unutulurdu. Yokmuş, hiç olmamış gibi olurdum. Hatta belki öyle …
Kategori: Beklenmedik
12.12.2017
Kendi hâlimde yürürken duyduğum tuhaf bir ses çıkaran bir kuş sesi kulağıma çalınmıştı. Gerçekten bir kuşa ait olup olmadığından tam olarak emin değildim de bir kuştan çıktığını düşündürüyordu insana. Diğer taraftan, o kadar farklı bir sesti ki, bu sesi çıkaran kuşu merak ediyordu insan. Kuşsa tabii… Etrafa baktım ama nereden bulacaktım ki küçücük kuşu. Kim bilir neredeydi. Yine de gözlerim ve kulaklarımla etrafı taramaya devam ettim. Bu arada, bir kuştan çıktığını varsaydığım ses, eski avize camlarının birbirlerine vururken çıkardığı o kalın cam sesine benziyordu. Ona biraz çınıltı, biraz yankı ekleyin… Ha işte, duyduğum ses tam olarak öyle bir şeydi. Bir …
11.12.2017
Mırıldanıyordu… Daima, hayatının her anında mırıldanıyordu. Ne dediğini anlamıyordu hiç kimse ama onu yakından gözlemlediğim için ben bazen mırıltısının içinden bazı sözcükler seçebiliyordum. Gerçi seçsem ne olurdu ki? Bir cümleyi dahi oluşturmayan sözcüklerle hiçbir şey anlayamıyordum. Dolayısıyla onun yanından geçen herhangi birisinden farksızdım. Yine de ben onu önemsiyordum. Neden bilmiyordum ama bana çok kötü bir şey yaşadıktan sonra bu hâle gelmiş olduğunu düşündürüyordu hareketleri. Mesela, bazen dalıp dalıp gidişi. Gözlerinin yerli yersiz doluşu ama ağlamayışı. Sanki acıdan zihnine unutturmayı başarsa da bedenine kazınmış olan bir şey yaşamıştı. Hücreleri ağlıyordu da bu görevi gözlerine vermişlerdi ve her bir hücreden mikroskobik gözyaşları …
10.12.2017
Uyandığımda alarmın tiz sesini duymamak tuhaftı. Her gün en az altı kere ertelerdim. Her hafta değişen, git gide rahatsız edici olan sesler bulurdum beni uyandırabilmesi için. Neler denememiştim ki! Aslan kükremesinden bebek ciyaklamasına, en gürültülü hız motosikleti sesinden devamlı öten, hiç bitmeyeceğe benzeyen, tiz biplemeye kadar… O sabah alarm çalmıyordu. Cin gibiydim hem de. Saate bakmak için telefonumu arandım. Ama her şeyden önce gözlerimi açmam gerekiyordu. Daha doğrusu uyku maskemi çıkarmam… İlginçti. Yüzümde maskenin hissi olmamasına ve gözlerim açık olmasına rağmen maskenin yarattığı türden bir karanlık hakimdi ortama. Kollarımı kaldırayım dedim, yumuşak bir şeyin engellemesiyle karşılaştım. Bu daha da ilginçti. …
08.12.2017
Kırmızıyı çok severdi. Tepeden tırnağa kırmızı giyerdi. Sadece ayakkabıları siyah olurdu. Ortalarda görünmesini gerektiren bir işi yoktu. Radyocuydu. Sakin bir sesi olan; ama şu buğulu sesli bildik radyoculardan olmayan bir radyocu… Aslında psikoloji okumuştu ve radyoda rumuzla arayan insanların dertlerini dinleyip onlara sorular soruyordu. Programının adı da “Salyangoz”du. Kulaktaki işitme sinirlerinin olduğu bölge… Her gece 02.00 ile 03.00 arasında program yapardı ona ihtiyacı olacak insanların bir türlü uyku tutmayan insanlar olduğunu düşünerek. Doğruydu. Epey dinleyicisi vardı. Ülkede epey uykusuz insan olduğunu gösteriyordu bu da. Neler anlatmamışlardı ki ona! Tedavi olma umuduyla değil, dinleyen biri bulma mutluluğuyla anlatıyorlardı anlatacaklarını. Sadece üzüntülerini …
06.12.2017
Konuşmayı sevmiyordu. Kimseyle… Belki kendi kendisine… Gülmeyi seviyordu ama. İnsanlara gülmeyi seviyordu. Sadece konuşmak gereksiz geliyordu ona. Bir gün bir dergide bir makale okumuştu. Kargalar, papağanlar, maymunlar ve filler diğer hayvanlara göre zekiydi ve bunun nedeni topluluk halinde yaşamalarıydı. Yani bu insanlar için de geçerliydi. Ne kadar iletişim kurarsan o kadar zeki olurdun, beynin o kadar çok gelişirdi. Bu kadar basitti. En azından bu araştırma ve türevleri böyle söylüyordu. Oysa o iletişim kurmayı sevmezdi. Toplumla belli bir iletişimi de yoktu. Yani en aza indirgemişti her şeyi. Peki zekası? Ona göre gayet iyi çalışan bir zihni vardı; çünkü insanları, daha doğrusu …
05.12.2017
03.12.2017
Sandalyesinde oturmuştu. Gururluydu. Ayaklarının altına yatmış yakışıklı adamı ayağıyla dürttü, tasmasını kavradı ve önden dört ayak üstünde genç ve yakışıklı adam, arkasından tasma elinde dimdik yürüyen gururlu adam, , ofisten çıktılar. Eve gidecekti. Tasmalı adamın küçücük bir kulübesi vardı. Tanrının dokunduğu kör adamınsa saray gibi bir evi… Yanlarından geçen tahtırevan üstünde oturan kadın da tanrının dokunduklarındandı. Kamburdu ve anlaşılan o ki kas erimesi vardı. Tahtırevanı çekenler de tasmalı adam gibi güzel kadınlardan ve yakışıklı adamlardan oluşmaktaydı. Tanrının dokundukları ve dokunmadıkları…. İşte hayat bu kadar basitti bu dünyada. Eğer tanrı sana dokunduysa, yani bir sakatlığın, hastalığın ya da buna benzeyen bir …
01.12.2017
Canı sıkkındı. Öyle sıkkındı ki, eğer sıkıntısını içinde tutarsa kalbi, yüreği değil kalbi, ciddi ciddi patlayabilirdi. Kan basıncı yükselirdi ve hoop… Birisiyle konuşmalıydı. Hiç kimse de yoktu çevresinde konuşabileceği. Amaçsızca yürürken bir parkta soyut bir heykele rastladı. Sfenkse benzeyen bir heykel… Vücut parçaları üçten fazla yaratıktan alınma bir sfenkse… Heykelin önüne geldi ve konuşmaya başladı. Kendisinden, sıkıntısından, insanlardan bahsetti. Konuştukça konuşuyordu. Soluğu tıkansa, ağzı kurusa da konuşuyordu. Kimseler uğramıyordu oralara o vakitler nasılsa. Bir ayak sesi duyana kadar konuşmaya devam etti. Ertesi gün yine gitti oraya. Yine kaldığı cümleyi tamamlayarak devam etti konuşmasına. Yine bir ayak sesi duyana kadar devam …
30.11.2017
Yay olmazsa keman, keman olmazsa yay müzik yapmaz. Garip bir kadının çaldığı keman sesiyle açmıştı gözünü dünyaya. Annesi huzursuz olmasın diye çalıyordu kemanı kadın. O ise, ayaklandığında yalpalaya yalpalaya, annesinin memesine değil de kemana doğru yürümüştü. O harikulade sesin karnını doyurmak, canına can katmak için olduğunu sanmış olmalıydı. Bunu anlayan kadın, hayatının her anında keman çalmıştı ona. Kadının kendisi farklı mıydı sanki? o da kemanla açmıştı gözünü dünyaya ve o da kemana doğru koşardı koşabilseydi tay gibi. İlginçtir, sanki kuyruk tellerinde müziği işlemişti. Onun kuyruk tüylerinden yapılan yaylar bambaşka bir ses veriyordu kemana. Belki inanması güç ama; reçine bile istemiyordu. …